spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
ADNAN SAYGUN 3 / Hindemith, Ankara'dan uzaklaştırılmamı istedi

ImageAdnan Saygun, yaşamı boyunca sadece birkaç röportaj verdi. Çoğunlukla röportaj önerilerini reddetti. Hayatını, eserlerini ayrıntılarıyla anlattığı üç kapsamlı röportajdan en uzunu Sadun Tanju’yla 1989 baharından yazında birkaç buluşmayla yaptığı söyleşiydi. Ölümünden sonra Gösteri Dergisi’nde özeti yayımlanan bu konuşma daha sonra bestecinin biyografilerine kaynak oldu.  Saygun'un ayrıntıyla hayatını anlattığı, zaferlerinden ve hayal kırıklıklarından söz ettiği konuşmanın tam metni tam 21 yıl sonra, 2012 yazında Pan Yayınları'nca "Adnan Saygun'larda Çay Sohbetleri" adıyla kitaplaştırıldı.

 

"Ben 1907’de doğdum, Hiç mübalağa etmiyorum, dört yaşımdayken eski yazıyı yazar ve okurdum. Evde bir kara tahtamız vardı. Babam bana ve ablama hocalık ederdi. İlginç bir adamdı babam. İzmir'de Celal Hoca diye tanınırdı. Aile aslen Nevşehirli. 1890’a doğru İzmir'e göç ediyorlar. Bu arada anne tarafımın da Konyalı olduğunu söyleyeyim. Babam Mehmet Celaleddin Efendi, müsbet ilimlere önem veren, aydınlık kafalı, herkeste saygı uyandıran bir kişiliğe sahipti. Doktor Nazım ve bazı arkadaşlarıyla İzmir İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurmuşlar. Meşrutiyetten sonra sarığı da atmış; bir taraftan "sıfır ve azami namütenahi" gibi matematik meselelerini çözmeye çalışıyor; diğer taraftan da Eğitim Müdürü Abidin Bey ve Maksud zade Ethem Bey’le, bugünkü Milli Kütüphane'nin temelini oluşturan ilk kütüphaneyi kuruyor. Yani babam, bir medreseli olduğu halde, içinde yaşadığı topluma bilginin ve kültürün ışığını getirmeye çalışan, enerjik ve inatçı bir insandı.

Önce Karantina’daki yeni açılan ilk mektebe gittim. Bir yıl sonra, şehrin merkezindeki İttihat ve Terakki Mektebi’ne geçtim. Eski adı Hadika-i Maarif olan. İlk ve orta öğretim veren, Sultaniye eşit bir okuldu. Bu mektepte lisana, spora ve musikiye özel bir önem verilirdi. Bunlar ders olarak okutulmazdı. Lisan ve musiki için kurslar vardı. Sınıfınız ne olursa olsun, bilgi derecenize göre, "bilmeyen - az bilen - iyi bilen"ler için ayrılmış kurlardan birine devam ederdiniz. Ben kısa zamanda üçüncü kura yükseldim. Solfej öğrendikten sonra hocam İsmail Zühtü'nün yazdıklarını kolayca okumaya başladım. Musiki bakımından İzmir'de canlı bir ortam vardı o zamanlar... Sanayi Mektebi’nin önündeki parkta her ikindi konser veren bandoyu, evimiz yakın olduğu için dinlemeye giderdik. Alsancak'a doğru Kordonboyu'nda birçok gazino vardı: Buralarda 10 -12 kişilik orkestralar ve bu orkestralarda çok değerli müzisyenler bulunurdu. Bunlardan Adinolfi sonradan İstanbul'a yerleşmiş ve iyi bir piyano hocası olarak ün yapmıştır. Rosati bana piyano dersleri verirdi. Viyolonist Stelyo, 1922'den sonra Atina'ya gitti ve tanınmış bir hoca oldu. Çocukluğumun böyle bir atmosfer içinde geçmesi, geleceğime de biçim vermeye başlamıştı.

İzmir'de, bugün Küçükyalı adı verilen Karantina'da, Sanayi Mektebi’nin arkasındaki sırtın ortalarında bağdadi yapılı bir evde otururduk. Evin üst tarafı dağlıktı. Bugün daha yukarılara isabet eden mahalleye Hatay deniyor. Biz çocuklar Taşocağı'nda oynardık.

İlk öğretmenim İsmail Zühtü

Mahallemizde zengin fakir, okumuş okumamış ayrımı yoktu, bir arada yaşanırdı. Komşumuz İsmail Zühtü Efendi, çocukluk anılarımın ilk önemli şahsiyetidir. Mahalleli onu Çalgıcı İsmail Efendi diye tanırdı. Bizim evin cadde tarafındaki Sanayi Mektebi eskiden Islahhane’ymiş. Mithat Paşa kurdurmuş. Kimsesiz yoksul çocuklar hem eğitilir, hem de marangozluk, demircilik, ayakkabıcılık gibi meslekler öğretilerek hayata hazırlanılmış. İsmail Zühtü oranın yetiştirmelerindendi. 93 Harbi’nde Rumeli Aydos’tan göç etmiş bir ailenin yetim kalmış çocuğuydu. Sanayi mektebinde hem kunduracılık öğreniyor hem de mektebin bandosunda yer alıyor. Yani Mithat Paşa’nın islahhanesinin de  de bir bandosu var. Mithat Paşa, Tuna Valisi iken etrafına müzisyenler toplamış. Bunlardan biri de Assandro Voltan Efendi. İtalyan asıllı ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu tebaası olan Voltan Efendi'yi Paşa iyi bir maaşla yanma almış, ona deniz subayı rütbesi verilmiş, adı da Macar Tevfik Bey olmuş İsmail Zühtü, Macar Tevfik Bey'in talebelerinden ve yetiştirmelerindendi. Liszt’i, Wagner'i yakından tanımış, Romanya Kraliçesi Karmen Sitva'ya piyano hocalığı yapmış, musiki bilgisi zengin bir hocayla Islahhane’de karşılaşmak ne büyük bir devlet! İsmail Zühtü, 1890'da Sanayi Mektebi’ni bitirince, hocasının da yardımıyla, mektebin bitişiğindeki satış mağazasına memur oluyor. Küçük dükkanın bir köşesine nasıl beceriyorsa bir de piyano yerleştiriyor ve Abdülhak Hamit'in Tezer'ini opera olarak bestelemeye başlıyor. Müthiş bir şey! Bende İsmail Zühtü'nün bestelerinden sadece küçük bir defter var. Oysa bir sandık dolusu eser bırakmıştı. Bendeki defterde Türk Donanması Marşı ve daha birkaç parça var. Tezer ve diğer eserleri bugün elimizde bulunsaydı, çağdaş Türk musikisinin temel taşları olarak, musiki araştırıcılarına ne kadar zengin belgeler bırakmış olacaktık.

Orhan Veli’nin babası sınav heyetimdeydi

Yıl 1926. Kırtasiye satılan küçük bir dükkânım var. Bir ilkokulda da müzik öğretmenliği yapıyorum. O sıralarda Ankara Musiki Muallim Mektebi’nde bir imtihan açıldı. Başarılı olanlara ehliyetname veriyorlar ve devlet okullarında musiki muallimliği yapabiliyorsunuz.

Gittim. İmtihan heyetinin huzuruna çıktım. Kimler var? Başkan, İstiklal Marşı bestekârı Zeki Bey {Üngör) hem Risayeti Cumhur Orkestrası’nı yönetiyor hem de Musiki Muallim Mektebi’nin müdürlüğünü yapıyor. Veli Bey var. Orhan Veli Kanık’ın babası. Riyaseti Cumhur Bandosu Şefi ve okulun hocalarından. Muhtar Bey (Ataman), o da Musiki Muallim’den ve şimdi isimlerini sayamayacağım başka kişiler, hepsi oturuyorlar.

Önce piyanomu dinlediler. Yüzlerinden iyi bulduklarım anlıyorum. "Ben beste de yapıyorum" dedim. "Birini çal bakalım" dediler. Onu da fena bulmadılar ki, akşama kadar süre tanıyarak bana bir armoni görevi verdiler. Sayfaları hızla doldurup kâğıtları önlerine koyunca birbirlerine baktılar. Zeki Bey bana: "Sen burada kal" dedi. Yani, okulda hocalık yapmamı istiyordu.

Zeki Bey gibi devrin musiki alanında yanına kolay varılmaz bir itibarlı adamının, benim gibi daha 20’sine varmamış bir musiki heveskârına böyle bir teklifte bulunması ve bunu bir imtihan heyeti önünde yapması gerçekten gurur vericiydi; ama kalamazdım, İzmir'den, kendi muhitimden ayrılamazdım, özür diledim ve mümkünse İzmir'de görev yapmak istediğimi söyledim. Böylece, İzmir Lisesi'nde (şimdi adı Atatürk Lisesi) iki yıl musiki muallimliği yaptım. 1928 Yazı başında yeni bir Avrupa imtihanı açılınca da, şansımı denemek üzere kalktım İstanbul'a gittim.

Liseyi bitirip hayatımı kazanmak için önüme gelen her işi denediğim sıralarda; sinema gişesinde bilet satarken, filmlere piyano ile eşlik ederken, ilkokul çocuklarına şarkı söyletirken veya kendi kırtasiye dükkânımda küçük besteler yapar ve kütüphanede yabancı musiki eserlerini tercüme ederken hep Avrupa'ya gitmek, ünlü musiki kurumlarının ve adamlarının çevresinde feyz almak hayalleri kurardım. Gerçi 1925 yılında böyle bir fırsat doğmuştu. Avrupa'ya imtihanla talebe gönde-riyorlardı ve o yıl annemi kaybettiğim için gidememiştim. Ulvi Cemal Erkin, Zeki Bey'in oğlu Ekrem Zeki, Cezmi Erinç, Mahmut Ragıp Gazimihal o ilk imtihanla Paris'e gidenler arasındaydı. Şimdi aradan üç yıl geçmişti, musiki eğitimi bakımından oldukça ileri bir yaşa varmıştım, yaş sınırı bulunan resmi eğitim kurumlarından birine girebilmem şüpheliydi, ama yine de şansımı denemeliydim. İmtihandan sonra İzmir'e döndüm. Kazandığımı Cumhuriyet Gazetesi’ndeki bir haberden öğrendik. Babam, gazeteden kestiği kupürü, duvardaki konsolun üzerindeki saatin içine koymuş. Hep orada durur. Onun ve benim sevincimizi hâlâ o saatin içinde saklarım.”

Paris’te üç yıl

1928 Sonbaharı.. Paris. Birinci Dünya Savaşı sonrasında bütün dünya aydınlarının bilgi, görgü, sanat, zevk ve neşe mabeti olarak orada yaşamaktan mistik bir sevinç ve huzur duydukları, yeryüzünün kalbi saydıkları koca şehir! İşte bu Paris'e genç; Ahmet Adnan l928'in bir sonbahar günü adımını atıyor. Yüreğinde hem sevinç; hem de ürkeklik vardır. Orada musiki bilgilerini çoğaltacak, derinleştirilecek ama bunu nasıl yapacak? Tanıdığı hiç kimse yok gibi. Daha doğrusu sadece iki kişiyi tanıyor Paris'te: Biri Mahmut Ragıp (Gazimihal) kendi parasıyla Paris'e gelmiş musiki nazariyatı öğreniyor, diğeri Burhan Toprak, Sorbone'da talebe. İzmir'den tanışıyorlar. Ama kısa zamanda, aynı pansiyonda kalan Halil Dikmen, Hamit Görele, Refik Epikman gibi resim tahsiline gelmiş Türklerle de arkadaş oluyor. Sonradan hu halka Suut Kemal Yetkin'le, Osman Horasanlı ile, Ali Fuad Başgil'le, Ulvi Cemal Erkin'le, İsmail Toygar'la, çocukluk arkadaşı Cezmi Erinç'le, Zeki Bey'in oğlu Ekrem Zeki ile iyice genişliyor.

Sağa sola epeyce baş vurduktan sonra. Schola Cantorum'un kendisi için uygun olduğuna karar veren Ahmet Adnan kompozisyon, kontrpuan, org ve Gregoryan musiki dersleri alır. Ayrıca, tanınmış bir müzikolog ve viyolonist olan Eugene Borrel'den de özel olarak füg ve kompozisyon dersleri almaktadır. Madam Borrel de müzisyendir ve Ahmed Adnan'ın armoni ve kontrpunt bilgilerini geliştirmektedir Borreller yabancı da sayılmazlar. Eugene Borrel, babasının görevi dolayısıyla bir süre İzmir'de yaşamıştır ve bütün o havaliyi dolaşarak Türk musikisi, halk türküleri üzerinde derinlemesine incelemeler yapmıştır. Çok iyi Türkçe konuşur. Borreller genç Ahmed Adnan'ın Paris'te gariplik çekmemesini sağlar.

Kaçan ilk fırsat

“Paris'teki üçüncü yılımdı. Orkestra için bir Divertimento yazmıştım. Operada danslar bölümü için yapılan, süitten çıkma bir müzik türüdür Divertimento. Benim opus numarası verdiğim ilk eserim odur. Besteyi hocam Eugene Borrel de beğendi. Tam o sırada bir mecmuada Paris'te açılacak Koloniler Sergisi münasebetiyle uluslararası bir müzik yarışması tertip edildiğini, seçilecek eserlerin sergi konserlerinde ve radyoda çalınacağını okudum. Mösyö Borrel'e, iştirak edeyim mi, diye sordum. Ve ondan cesaret alarak yazdığım Divertimento'yu yarışmaya gönderdim. Bu olay, Türkiye'ye dönüş günlerine rastlıyordu. Tabii bir sonuç alamadan 1931 Yazı’nda Paris'ten ayrıldım. Mecburi hizmetim var. Ankara'da Musiki Muallim Mektebi’nde hocalığa başladım, Günün birinde, kaldığım pansiyonun sahibi madamdan Paris damgalı bir mektup geldi. Zarfın içinde, adıma gelmiş iki mektup daha vardı. Biri, yarışmaya katılan 192 eser arasında benimkinin de çalınmaya layık bulunduğunu bildiriyor; diğeri, jüri başkanı ve Colonne Orkestrası Şefi tanınmış besteci Gabriel Pierne'den geliyordu. Pierne, benîm bestemi seslendirmek istediğini, iyi bulduğunu bildiriyor, bir görüşme tarihi tespit edecek "diğer eserlerinizi de beraber getirin, görmek istiyorum" diyordu. Tabii randevu tarihi geçmişti. Onunla bu görüşme gerçekleşebilseydi benim için önemli imkânlar doğabilirdi. Hem eserimin çalınışında bulunmak, hem de Gabriel Pierne ile bir buluşma imkânı aramak için Paris'e gitmek istedim. Maarif Vekâleti 250 liralık bir yardımda bulunabilir ve gerekli izni verebilirdi. Ne yazık ki bunu esirgediler. Daha sonra, eserimin Paris'ten başka Varşova'da da çalındığını öğrendim.”

Gazi bir opera istiyor

Ankara'ya döndükten sonra bir gün Saygun'un kapısı güm-güm yumruklanır. Gelen Münir Hayri Egeli'dir. Egeli, İsmet Paşa Kız Enstitüsü Müdürü’dür ve Halkevi çalışmaları dolayısıyla Saygun'u iyi tanımaktadır. Heyecanlı, gürültücü, mübalağalı bir tavrı vardır.

Münir Hayri, "Gazi bir opera istiyor. Konuyu kendi verdi. Müziğini sen yapacaksın" der. Konu, İran şairi Firdevsi'nin Şehnamesi’ndeki 'Feridun Efsanesi'nden alınacak, hakan Feridun'un uzun yıllar sonra nihayet sahip olduğu ikiz oğulları Tur ile İraç'ın kötülük tanrısı Ahriman'ın gazabına uğrayarak, sonsuza dek ayrı yaşamaları olayı üzerine kurulacaktır. İki kardeş, Türkler ve İranlılar olacaktır. Son perdede Hakan Feridun'un "Tur ile İraç'ı göremiyorum, nerededirler" sözü üzerine baş oyuncular Atatürk ve İran Şahı'nın oturdukları locaya doğru dönerek, "İşte Tur" diyerek Gazi'yi ve "işte İraç" diyerek Şah'ı gösterecekler ve onların tarihi laneti yenerek birbirlerine kavuşmalarının mutlu son şarkılarını söyleyeceklerdir.

Münir Hayri, opera metninin hemen hemen hazır olduğunu söyledikten sonra, beste için, Necip Ali ile birlikte onu düşündüklerini ve hemen koşup geldiğini açıklar. Necip Ali (Küçükkaya) İstiklal Mahkemeleri’nin ünlü savcısıdır ve o günlerde Halkevleri Bürosu’nun başındadır. Astığı astık, kestiği kestik savaş savcısı şimdi barış zamanının kültür hareketlerini yönetmektedir. Saygun: "Haydi yazmasına yazayım da, operayı kimlerle hangi solistler, hangi koro hangi orkestra ile oynayacağız" diye sorar. Hele bütün bunlar için ortada 5-6 haftalık bir zaman olduğunu öğrenince başına ağrılar girer işin içinden nasıl çıkılacağını düşünmeye başlar. "İmkânı yok bu çılgınlık olur" diye direnirse de Münir Hayri durmadan: "Kardeşim, Gazi istiyor bu yapılacak! Necip Ali söz verdi bütün vasıtalar seferber edilecek! Bunu senden ve bizden devlet istiyor" demektedir.

27 günlük müthiş serüven

Adnan Saygun , aradan 55 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün dahi 1934'ün bahar aylarındaki o 6 haftayı hatırlarken fenalıklar geçirir gibi olayı yeniden yaşamaktadır. Nurullah Taşkıran bas bariton olarak hemen akla gelir. Halil Bedii Yönetken'e "senin pek âlâ tenor bir sesin var" denir. İstanbul Konservatuarı’nda hocalık yapan, Almanya'da musiki tahsil etmiş Nimet Vahit’in soprano olduğu hatırlanır. Semiha Berksoy, İstanbul'da bir operette oynamaktadır, apar topar o da Ankara'ya getirtilir. İsmetpaşa Kız Enstitüsü, Kız Lisesi ve Musiki Muallim'den toplanan sesi güzel çocuklarla bir koro meydana getirilir ve Zeki Bey'in başında bulunduğu Riyaseticumhur Orkestrası da hergün lütfen yarım saat provalara katılır, Bu kadar az bîr zamanda bir opera orkestrasının, provalar süperken dahi sayfa sayfa yazılmakta olan bir operayı başarıyla icra edebilmesi olacak iş değildir, ama Zeki Bey'e kolay kolay diş geçmez, "Şah'ın ziyareti dolayısıyla bizim de çalışmalarımız var, orkestra bana lâzım" diye kesip atar.

İşte "Özsoy Operası” bu şartlar içinde hazırlanmaktadır. Bir taraftan da köşke kadar uzanan dedikodular yayılmaktadır. Bu iş, tecrübesi ve bilgisi yetersiz bir müzisyenin başaracağı şey değil, Şah'ın önünde Gazi'yi rezil edecekler" lafları dolaşır. Çalışmaların yapıldığı Ankara Halkevi'nde bir de bu sinir bozucu söylentiler duyulunca, başta Saygun herkes çıldıracak gibi olmaktadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Şah da Ankara Halkevinin bir bölümünde misafir edilecektir. Bina konuk evi olarak düzenlenmekte, çekiç sesleri, eşya nakilleri, gelip gidenlerin ayak sesleri dayanılmaz bir gürültü yaratmaktadır. Üstelik, bu ziyarete son derece önem veren Gazi de sık sık binaya gelip, Şah'ın yatıp kalkacağı yerlerin dekore edilmesiyle titiz bir şekilde meşgul olmaktadır. "Her seferinde provalar nasıl gidiyor" diye kendi bölümlerine de uğrayabilir korkusu, operacıların yüreklerini ağızlarına getirmektedir.

Atatürk’le ilk konuşma

Nihayet bekledikleri olur. Çalışmaların oldukça hızlandığı günlerden birinde, motosiklet cayırtıları ve büyük bir telaş, koşuşma arasında Gazi'nin provayı takibe geldiği duyulur. Gazi'nin yanındakiler arasında Zeki Bey de vardır ve neticenin fiyasko olacağından pek emin bir şekilde, locanın yanında, ayakta durmaktadır, Adnan Saygun, onun elleri arkasında öyle soğuk bir bakışla gözlerini sahneye dikişini nedense hiç unutamamıştır. Prova biter ve o akşam bütün opera kadrosu Köşk’e davet edilir.

Saygun , Atatürk'ü İzmir'e girişinde 15 yaşında bir çocuk olarak kalabalıkların arasından görmüş, gençlik yıllarında da ona karşı büyüyen bir hayranlık duymuştur. Şimdi 27 yaşında bir eğitimci ve musiki adamı olarak onun huzuruna çıkacaktır. Atatürk, daha önce duyduğu dedikodular nedeniyle sinirlenmiş ve Necip Ali'yi: "İşi bir tecrübesiz gence vermişsin, iyi şeyler işitmedim, başaramazsanız karışmam" dîye azarlamıştır. Saygun, bütün bunları bilir ve karışık duygular, ürpertiler, korkular içinde Köşk’e gider. Köşkün kabul salonu ile bilardo odası arasındaki odada Gazi'yi bekler. Atatürk, İsmet Paşa ile bir bilardo partisi yaptıktan sonra odaya girer ve eliyle işaret ederek Saygun'u yanına çağırır. Oda, büfe vazifesini de gördüğü için hayli kalabalıktır. Gazi, Saygun'un kulağına eğilerek, "Sen de benim gibi yap, kulağıma söyle” der ve konuşmaya başlar

- Sen nerelisin çocuğum?

- İzmirliyim Gazi Hazretleri.

- Kimin nesisin?

- Babam İzmir Kütüphanesi'nin kurucusudur. Matematik hocalığı da yapmıştır. Celal Hoca olarak tanınır. Mehmet Celaleddin Bey'in oğluyum Gazi Hazretleri.

- Tanırım Celal Bey'i. Tahsilini nerede yaptın?

- Fransa'da yaptım Gazi Hazretleri. Devlet gönderdi. İki yıl oldu döneli.

- Peki niye ben seni şimdiye kadar tanımadım? Ne tahsil ettin Fransa'da?

- Kompozisyon çalışmaları yaptım Gazi Hazretleri.

- Senin için bir orkestrayı da idare edebilir, diyorlar.

- Evet onun da tahsilini yaptım Gazi Hazretleri, fakat geldiğimden beri orkestra şefliği gibi bir iş yapmadım.

- Yani bir orkestrayı idare edebilir misin, edemez misin?

- Size arzettim Gazi Hazretleri, idare edebilirim. Ancak üç yıldır uzak kaldım.

- Pekala, öyleyse, dikkate alınır.

Birden patlayan öfke

Kulaktan kulağa konuşma bu minval üzre sürdükleri sonra Gazi, Zeki Bey'e "Bize bir şey çalınız” der. O da piyanoya oturarak Haydn'ın "Yaratılış" adlı eserinden bir koroyu Musıki Muallim talebesinden oluşan koroyu söyletir. Arkasından oğlu Ekrem Zeki piyanoya oturtulur. O da aynı parçayı söyletir. Bitirince Gazi, Adnan Saygun'a; "Buyurunuz, sizi dinleyelim" der. "Ben de aynı eseri çalmaya mecburum Paşam" der ve Haydn'ın sonatı üçüncü kez dinlenir. Bunun üzerine Gazi, Zeki Bey'e döner, "Orkestranız hazır mı", diye sorar. Zeki Bey özür diler, Önceden haberi olmadığı için orkestrayı toplayamadığını, hepsinin oturdukları evlerini de bilemediği için haber veremediğini söyler. Gazi birdenbire öfkelenir. "Ne demek evlerini bilememek, haberim olsa hepsini evlerinden getirilirdim" der ve herkesin işiteceği bir sesle kalabalığa hitap eder:

"Bu bir devrimdir efendiler! Bunu anlayamayanlara içimizde yer yok!"

Atatürk’ün engel tanımayan devrimciliği

“Atatürk'ü devrimci ruhu ve öfkesiyle o akşam çok yakından görüyordum, Artık akşam da değildi. Benim için inanılmaz güzellikle geçen saatler, vakti ertesi günün sabahına ulaştırmıştı. Onun bir asker olarak diğer kumandanlara, bir devlet adamı olarak etrafındakilere hiç benzemediğini Çankaya'da o akşam görmüş ve anlamıştım. Hazırlıklarını sürdürdüğüm operayı, Türk musikisinde yapmayı düşündüğü devrimin bir öncü hareketi olarak görüyor, bunu pek anlamamış bulunan yaşlı başlı Zeki Bey'i herkesin önünde perişan eden bir hırçınlıkla: "Bu bir devrimdir! "diye sesini yükseltiyordu. Erkeğin kadına karşı duyduğu açığa vurulmamış duyguları sanat kisvesi altında dile getirmiş bir musikinin, insanı ve toplumu bir çeşit uyuşukluğa, gözünü dünyevi aşktan başka bir şey görmezliğe sürüklemesini değiştirmek istiyor; musikinin, dimağı, gönlü, seziş duyuş ve tefekkürü doruğa yükseltecek, bütün hayatı kaplayacak ve bütün bir ulusu insanlık ülküsü yolunda büyük atılımlara götürecek gücünü yaratmak ve kullanmak heyecanıyla dolup taşıyordu. Zeki Bey'i gönderdikten sonra, üstüste emirler yağdırmaya başladı. "Celal Bey" diye seslenerek başyaverini çağırdı. "Şimdi hemen İstanbul Valisi’ni makine başına çağırın. Oradaki yaylı sazlar orkestrası elemanlarını derhal evlerinden buldursun ve trenle, yarından sonra sabah saat 09.00'da provada hazır bulunmak üzere Ankara'ya göndersin. Orkestranın şefi orada kalabilir. Buradaki Cumhurbaşkanlığı Bandosu’nun gerekli müzisyenleri de provada hazır bulunsun." Bana döndü: "Orkestrayı siz idare edeceksiniz" dedi. Gazi'nin bir olaya vaziyet ederken nasıl her ayrıntıyı dikkate aldığını hayretler içinde görüyordum. İstanbul'daki orkestranın şefi arkadaşım Cemal Reşit Rey'di. Onun da gelmesinin yeni bir çatışma ve çekişme yaratabileceği ihtimalini o anda düşünmüştü ve tedbirini almıştı. Sabah gün ağarırken Çankaya'dan ayrıldım ve doğruca Halkevi’ne giderek Özsoy'un yarım kalmış bölümlerini yazmaya devam ettim. Ertesi sabah tam 09.00'da baktım, orkestra çukurunda herkes hazırdı. Böylece tam kadro ve gece gündüz iki hafta çalıştık. Bir taraftan yazıyor, hemen o bölümün provasına geçiyorduk. Özellikle koroda nota bilmeyenler çoğunluklaydı. Dört sesli söylenecek parçaların kolay olması için Halil Bedii durmadan beni uyarıyordu.

Özsoy Operası’nın ilk temsili

Özsoy, l9 Haziran 1934 gecesi İran Şahı ve Gazi'nin huzurunda başarıyla temsil edilir. Şah öylesine heyecanlanır ki, locada yerinden kalkıp Gazi'nin boynuna sarılır ve herkesin gözleri önünde tarihi bir sevgi sahnesi yaşanır. Gazi de çok duygulanmıştır. Türk - İran dostluğunda musiki ve sanat yoluyla ileri bir adım atılmıştır:

Saygun, bu dayanılmaz tempolu çalışmadan başarıyla ve Atatürk'ün iltifatıyla çıkmıştır ama altı hafta içinde 10 kilo kadar kaybederek 63 kiloya kadar düşmüş, müthiş bir kulak iltihabı başlamıştır.

Aç karınla Atatürk’ün huzurunda

Saygun , doktorun dinlenmesi tavsiyesini yerine getirmek çareleri ararken, Gazi adına kendisine yeni bir davet yapılır. "Sizin Türk Musikisi hakkında bir raporunuz varmış. Gazi Hazretleri Yalova'ya müteveccihen yola çıkıyorlar, Salih Bozok Beyefendi ile temasa geçin ve o raporu da yanınıza alarak Yalova'ya gelin" denilir. Adnan Saygun, Yalova'ya gidip iskeledeki çınarlı bahçede beklemeye başlar. Talimat böyledir Köşk’ten bir görevli gelip onu oradan alacak. Gazi Hazretleri’nin huzuruna çıkarılacaktır. Devir böyledir. İlgililer sadece Gazi'nin emirlerini tebliğ ederler. Onun nasıl yerine getirileceğine karışmazlar. Adnan Saygun'un cebinde beş parası yoktur. Saygun, eşinden dostundan alabildiği borçlarla, ucu ucuna çok sıkıntılı günler geçirmektedir. Yalova'da Çınarlı kahvede çağrılmayı beklediği saatlerde karnı çok acıktığı halde, cebindeki paranın İstanbul'u dönüşe yetip yetmeyeceğini bilemediğinden simit bile almaktan çekinmiştir.

Öğle saatinde bir görevli gelip Saygun'u Yalova'daki köşke götürür. Alt katta geniş bir salona girerler. Sol köşede Gazi, Salih Bozok'la sohbet etmektedir. Çok nazik bir ses tonu ve edayla "Buyurun" der. Saygun'a karşısında yer gösterir.

"Bir yazınız varmış..."

"Evet Gazi Hazretleri. "

"Veriniz, bir göreyim."

Gazi, kendisine uzatılan yazıya söyle bir göz gezdirdikten sonra, devam eder:

"Epeyce uzunmuş. Sen bunu bana yemekte okursun."

Hep beraber kalkılır, terasa çıkılır. Orada dört kişilik bir masa kurulmuştur ama sadece Gazi'ye servis yapılır. Vaktin hayli geç olması nedeniyle, diğerlerinin mutlaka yemeklerini yemiş bulundukları düşünülmüş olmalıdır. Masada Gazi'nin soluna Salih Bozok, sağına Adnan Saygun oturur. Gazi şiş köfte, domatesli pilav ve kompostodan ibaret yemeğini yerken (Saygun, karnı aç olduğu için bu mönüyü hiç unutmamıştır) bir yandan da Saygun'un Türk Musikisi hakkındaki raporunu dikkatle dinlemektedir. Raporda sözü edilen ve bizde halk musikisinde rastlanan "Pentatonik" sistemin Asya Türkleri’nden, Ural Dağları’nın berisinde yasayan Türk boylarında, Macar ve Fin halk musikilerinde de bulunduğunu belirten, hatta Amerikan Kızılderililerin müziğinde de pentatonizmin bulunduğuna işaret eden görüşlerin Gazi'yi çok ilgilendirdiği de anlaşılır. Atatürk'ün "Amerika'ya nasıl geçmiş olabilir" sorusuna Saygun : "Kuvvetli bir ihtimalle Bering Boğazı’ndan" cevabını verir. Gazi: "Pasifik Adaları üzerinden de geçmiş olabilir" diye görüş belirtir ve "Tarih Kurumu bu raporla ilgilensin, yazıyı Maarif Vekiline intikal ettiriniz" direktifini verir. Arkasından, Türk musikisi, halk musikisi, geleneksel musiki ve Batı musikisi hakkında Saygun'u soru yağmuruna tutar. Bu uzun ve unutulmaz sohbetin sonunda Gazi açık bir görüş belirtmez ancak konuyla son derece ilgili bulunduğu ortadadır. "Peki çocuğum" diyerek görüşmeyi sona erdirir. Hasta ve yorgun Adnan Saygun İstanbul'a dönüp Polonezköy'ün yolunu tutar. Niyeti, doktorun tavsiyesine uyarak uzunca kalmaktır. Fakat bu mümkün olmaz. Dokuzuncu gün Ankara'dan çağrıldığını bildiren bir telgraf alır.

Saygun, Riyaseti Cumhur

Orkestrası’nın şefliğine atanıyor

Ankara'ya dönen Adnan Saygun 'u Maarif Vekili Abidin Özmen çağırır ve "Gazi hazretlerinin emriyle sizi Riyaseticumhur Orkestrası’na şef tayin ediyoruz" der. Saygun hem Musiki Muallim Mektebi’ndeki hocalığını sürdürecek, hem de orkestrayı çalıştıracaktır. Böylece Saygun yeniden istikrarlı, güvenli bir çalışma hayatına kavuşur. Derken bir gün yine Münir Hayri (Egeli) yelyepenek yelken kürek gelir. Birer perdelik üç opera yazılmasının kararlaştırıldığın) söyler. Anlattığına göre librettoları Gazi’ye göstermiş, o da üzerinde tashihler yapıp evetini vermiştir. Eser, Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 15’inci yıldönümüne, yani 27 Aralık tarihine yetiştirilecektir. Librettolardan Bayönder’i Necil Kazım, Taş Bebek'i Adnan Saygun Ülkü Yolu'nu da Ulvi Cemal yazacaklardır. Bütün bunlar 1934 Ekim'inin ortalarında konuşulmaktadır, yani operanın yazılıp oynanması için sadece iki ay bir zaman vardır; kolaylık olsun diye de operanın üç ayrı kompozitör tarafından yazılması kararlaştırılmıştır.

Dayanılması güç tempo

Adnan Saygun , bir taraftan okuldaki derslerini sürdürmekte, diğer taraftan Cumhurbaşkanlığı Orkestrası'nın provaları ve konserleri, Taşbebek'i besteleme ve 27 Aralık gecesi Gazî'nin huzurunda verilecek temsilin provalarını hazırlama gayretleri içindedir. Yeniden insan tahammülünü aşan bir çalışma temposuna kendini kaptırır. Kutlama gecesinde 38.5 derece ateşle orkestrayı ve koroyu idare ettikten sonra, Ankara Halkevi’nin çay salonunda bir sandalyeye yığılıp kalır. Orkestra üyeleri, korodaki gençler, solistler ve tebrike gelen eş dost etrafını almışlar, herkes temsil hakkında bir şeyler söylemeye koyulmuşken, salona Necip Ali girer, beraberindeki kalabalıkla salonun ortasına kadar ilerleyip durur; Adsan Saygun da yerinden kalkıp onun yanına gider. O sıralar Necip Ali ile araları şeker renktir ve onun temsil sonrasında böyle çıkıp kulise gelmesi beklemediği bir şeydir.

Necip Ali, herkese hitaben:

"Gazi Hazretleri tarafından bana verilen emri ifaya geldim" dedikten sonra Adnan Saygun'a döner ve onu alnından öpüp resmi bir eda ile şunları ekler:

"Gazi Hazretleri eserinizden çok memnun kaldıklarını ve bu eserinizin kendilerinin haleti ruhiyeleri üzerinde bilhassa müessir olduğunu size söylememi emir buyurdular. Sizi tebrik ediyorlar"

Tersine dönen talih

Taşbebek'in konusu şuydu: Taşbebek yapan bir ustaya, bebeklerden biri âşık olur. Günün birinde de o taşbebek, ustanın çırağıyla kaçar. Usta ne hata yaptığını düşünür ve büyük bir özenle yarattığı bebeğin kalbini unuttuğunu, ona istediği şekli vermeyi ihmal ettiğini hatırlar. Konu, yeni Cumhuriyet’in mükemmel insanı yaratması gerektiğini vurguluyordu. ”Bize, düşüncesiyle duygusuyla yepyeni nesiller gerektiği fikri Atatürk'ün düşüncesinden kaynaklanıyordu.

Taşbebek'in yazılışı ve sahneye konuluşu sırasında zayıf düştüm, üstelik bir kulak iltihabı ile ıstırabım arttı, dayanamaz hale geldi. Atatürk, İstanbul'da Prof. Erich Ruttin'e gönderilmemi emretmiş. Gittim ve iki ağır kulak ameliyatı geçirdim. Ankara'ya gittiğimde öğrendim ki, Millî Eğitim Bakanlığı, konservatuar kurulması ve musiki çalışmalarının yönlendirilmesi için Almanya'dan Paul Hindemith'i getirtmiş.

Hindemith raporunda Ankara’dan

mutlaka uzaklaştırılmamı söylüyor

Ferit Celal'in (Güven) dostluğu ve koruyuculuğu ile yeniden Ankara Halkevinde çalışmalarımı sürdürüyorum. Bir gün ‘Hindemith gelecek’ dediler. Yanında benim arkadaşlarımdan bazılarıyla geldi, bir süre koro çalışmalarımızı izleyip gitti. Sonradan duyuyorum. Güya, Hindemith ‘Müzikten filan anladığı yok’ demiş. Hindemith'e bütün ilişkimiz bu kadar. 1936 Eylülü'nde Rusya'ya ismen davet edildim. Rıyaseticumhur Orkestrası’nı idare ederken, konserlere ve opera temsillerine Ruslar aksatmadan gelirlerdi. Seyahati Milli Eğitim Bakanlığı’nı temsil eden Necil Kazım Akses'le birlikte yaptık: Moskova ve Leningrad'daki sanat faaliyetlerini yakından izledik.

Rusya'dan döndüm. Ankara Halkevi hem iş yerim hem evim. Adımımı atar atmaz bir telefon. Karşımda Cevat Dursunoğlu:

- Adnan, sana kötü bir haber. Saffet (Arıkan) Bey, Halkevindeki işine son verdi. Sen en iyisi İstanbul'a git. Vali Celalettin Bey Konservatuarda sana bir iş verecek.

- Fakat Cevat Bey, nasıl olur. Halkevleri Vekalete bağlı değil ki, Saffet Bey neden karışıyor?

- Doğru söylüyorsun kardeşim, ama senin haberin yok. Sen burada değilken Parti Genel Sekreteri bir seyahate çıktı, Saffet Bey de ona vekalet etti. İşte o sırada seni azletti. Senin Ankara'da bulunmandan hoşlanmıyor, anla artık.

Anlamıştım anlamasına da, böyle kine dönüşmüş bir öfkenin kaynağını tahmin etmem zordu. Derken Sabahattin Ali çıkıp geldi. ‘Adnan’ dedi, ‘senin Hindemith'le aranda ne geçti?’ Hiçbir şey geçmemişti. Tanışmamıştım bile. Sadece bir koro çalışmamızı görmeye gelmiş, hemen kalkıp gitmişti. Bunları söyledim. Sabahattin Ali, "Dostluğumuzun hatırı için sana haber veriyorum. Bilmiş ol. Hindemith'in raporunu tercüme edeyim diye bana verdiler. Adam senin için demediğini bırakmamış. Bir kopya da sana getireyim de okuyup öğren" dedi. Sabahattin'in getirdiği raporu okudum. Gerçekten de benim için akıl almaz kötülemelerde bulunuyor ve özetle Ankara'da bulunmamın, yapılması düşünülen musiki hamlesi için ciddi bir tehlike teşkil ettiğini ileri sürüyordu.

Bu raporu bir daha hiçbir yerde görmedim. Bugün Hindemith raporu olarak bilinen vesikada benimle ilgili hiçbir bahis yoktur. Benim okuduğum Hindemith imzalı gizli rapor ise beni gençleri Halkevi’nde toplayıp bir karşı cephe oluşturmakla suçluyordu. Musikide yeni bir yolda yürünmeye başlandığı bir sırada ‘ihtilalin bayrağı gibi’ ortada dolaşmamdan söz edilerek: Mutlaka Ankara'dan uzaklaştırılmalıdır, tavsiyesinde bulunuyordu.”

15 dakikada yapılan beste

Gazi genç kompozitörü sık sık Köşk'e davet ederek, etrafındakilere gerekli uyarmaları yapma fırsatlarını kullanır. Yine böyle bir çağrıda, Köşk'ün yemekli toplantılar yapılan salonuna girdiğinde, Saygun, Atatürk'ü, sağ tarafında oturan Kazım Paşa'ya (Meclis Reisi Kâzım Özalp) bir şeyler dikte ettirirken bulur. Masanın uzun kenarlarında Şükrü Saraçoğlu, Şükrü Kaya, Celal Bayar, Saffet Arıkan gibi devrin önemli yöneticileri oturmaktadır. Gazi, masanın kendisine yakın sol ucundaki iskemleyi boş bıraktırmıştır.

Adnan Saygun 'a "buraya oturunuz" diyerek yanındaki yeri gösterir ve Kazım Paşa'ya yazdırmağa devam eder. Daha önce neler konuşulmuşsa konuşulmuştur ve Gazi şimdi "Bade-i vuslat içilsin kâse-i fağfurdan..." diye başlayan bir eski şarkının dilini Türkçeleştirmekle meşguldür. Bu işi yaparken de zaman zaman masadakilerin fikirlerini alır. Sonunda Türkçeleştirme biter. Atatürk, Kazım Paşa'ya "Adnan'a ver" dedikten sonra Saygun'a dönüp emrini tamamlar: "Piyano orada, bunu besteleyiniz şimdi!"

Garsona "beyefendiye bir sade kahve yap" diye seslenirken, masadan kalkıp piyanoya doğru ilerleyen Saygun'a da "bir çeyrek vaktiniz var" der.

Adnan Saygun , o bir çeyrek içinde, eski şarkının yeni sözlerine yeni bir beste yaparken çok heyecanlıdır. Bitirdiğini haber verince Gazi, "çalınız" der. Dikkatle dinledikten sonra da masasındakilere dönerek şunları söyler

"Efendiler, yeni sosyete için yeni musikiye ihtiyacımız vardır. İşte bakınız o beste ve o sözler yerine, bu sözler ve bu beste."

Kısa bir sessizlik olur. Arkasından Şükrü Kaya'nın sesi duyulur:

"Bu gencin yaptığı beste şayanı takdirdir Paşa hazretleri. Ancak, yaptığı Batı musikisinden bir örnek sayılabilir. Kendisi Türk musikisi bilmez. Böyle olunca da, bize kendi musikimizin seslerini duyuramaz. Kanaatimi arzettim Paşa Hazretleri..."

Gazinin kaşları çatılır. "Şükrü Kaya Beyefendi" der, “Türk gencine itimad etmek lazımdır. Bu genç Türk musikisini de bilir."

Şükrü Kaya "bildiğini sanmıyorum Paşa Hazretleri" diyerek itirazını sürdürünce, Gazi, Saygun'a döner ve "Buyurun" der.

Saygun da yeniden bestelediği eski şarkını hangi makamdan olduğunu ve makamın özelliklerini filan anlatmaya başlar. Bitirince, Atatürk'ün ölçülü bir öfkeyle tizleşen sesi duyulur:"Beyefendi! Türk gencine itimad etmek lazımdır!"

Yeni sosyete, yeni düşünce, yeni san'at üzerine o gün verilen ders, böylece sona ermiş olur.

Bartok, Türkiye’ye neden geldi

”Yıl 1932.. Mahmut Ragıp Gazimihal bir gün bana, Sezişler adını verdiğim iki klarnet için yazılmış eserimde ‘pentatonik’ bir karakter bulduğunu söyledi. Mahmut 1920'lerden beri halk musikisi üzerinde araştırmalar yapıyor ve bu konuda benden ilerde. 1935 yılında Mahmut’a tanınmış Macar müzikologu Dr. Szabolcsi tarafından Macarca yazılmış broşür büyüklüğünde bir kitapçık geldi. Vaktiyle, onların isteği üzerine, Türk musikisiyle ilgili makaleler göndermiş Mahmut, Macarlar da yeni neşriyat oldukça mukabele ediyorlar.

İkimiz de Macarca bilmiyoruz. Fakat kitapçığın içindeki harita dikkatimizi çekti. Bu, bütün dünyanın musiki haritasıydı, Türkiye, İran - Arap musiki mıntıkasında gösteriliyordu. Mahmut, Dr. Sabolcsi'ye bir mektup yazdı. ‘Geleneksel musiki bakımından bu harita doğru olabilir ama, bizim halk musikimizde pentatonik yapı bulunduğunu yaptığınız derlemelerle anlamış bulunuyoruz’ dedi. Dr. Sabotesi, mektubu üstadı Bartok'a göstermiş. Bela Bartok, Zoltan Kodaly ile, halk musikisi araştırmalarının bütün dünyada babası sayılıyor. O ana kadar onun bilgisi, Türkiye'de Arap-İran musikisinin etkisi bulunduğu yolunda. Yani uluslararası bilgi bu ve kaynağını da Rauf Yekta'nın makalelerinden alıyor. Pentatonik yapı haberi, Bartok için yeni bir şey. Türkiye'ye gidip araştırma yapma fikri böylece İlk tohumunu atıyor Bartok'un zihnine.

O tarihte, Ankara Dil Tarih'te bir Macar Türkolog var, Hungaroloji kürsüsünde Atatürk'ün arzusu üzerine kuran profesör. adı Laszlo Rasonyi. Tatilini geçirmek üzere memleketine gittiğinde Bartok'la görüşüyor. Ona Türkiye'ye gitmesini tavsiye ediyor. Ankara Halkevi’nde, Dil ve Tarih çalışmalarını idare eden bir arkadaşımız vardı, Hamit Zübeyir Koşay, arkeolog ve dil uzmanıdır. Boğazköy kazılarını o idare etmiştir, tahsilini Macaristan'da yapmış. O, ben, profesör Rasonyi bir araya gelip, ‘Bartok'u nasıl davet edeceğiz’ diye konuşuyoruz. Halkevi Reisi Ferit Celal de destekliyor; madem vekalet ilgilenmiyor, biz Halkevi olarak davet edelim, diyoruz. Ferit Celal adına hemen bir mektup yazdım. Bu arada ben İstanbul'a gidiyorum. Mektuplaşmalar sürdü. Sonunda taraflarca kararlaştırılan program şu: Bartok 3 konferans ve iki konser vermek üzere davet edilecek. Kendisine tren bileti gönderilecek; burada ikameti sağlanacak; istediği bölgelerde derleme yapması, çalışması için yardım edilecek. Ben artık Ankara'dan ayrılıp İstanbul Konservatuarında hocalığa başlamıştım.

Bartok’la Çukurova’ya gittik

Bartok'u İstanbul'da ben karşıladım. Önce İstanbul'da ne var diyerek bir iki gün konservatuvarda çalıştı. Bizde folklor çalışmalarını 1924-25'lerde Yusuf Ziya Demirci başlatmış, 1929'a kadar 100 kadar plak yapılmıştır, onları gördü. Ankara'ya gittik, konserlerini verdi. Bir taraftan da Hâmit Zübeyir'in evinde üçümüz çalışmalara başladık. O sıralar Tamburacı Osman var, hayli şöhretli, onu dinledi, hiçbir şey almadı; halk musikisinden uzak buldu. Oturduk bir program yaptık. Çorum - Alacahöyük ve Çukurova bölgelerine gidilmesi kararlaştırıldı. Ama o sırada Bartok hasta olunca, sadece Çukurova programa alındı. Tam hareket edeceğiz, Bartok'la hiç ilgilenmeyen Maarif Vekaleti ‘bizden de iki müzisyen seyahete katılsın’ diye ısrar edince Bartok'un kafilesine Ulvi Cemal ve Necil Kazım'ın da iştirakiyle yola çıkıldı. 10 gün kadar Adana

içinde ve civarında, Osmaniye'de, Yörük dağ köylerinde dolaştık. Ben çok faydalanıyorum. Bartok gibi bir uzmanın nasıl çalıştığını görüyorum. O tarihte balmumu kovanlı Edison fonografları var. Onunla kayıt yapılıyor. Köylülerin çekingenliklerini yenmek için çok dikkatli olmak lazım. Adana Müzesi müdürü Ali Rıza Yalgın'ın çok faydası oluyor. Buralarda dolaşmış, köylüler onu tanıyorlar. İlle de Bartok'un kim olduğunu öğrenmek istiyorlar. ‘O da bizim gibi Türk, ama Orta-Asya'dan gelirken biz bu taraflara gelmişiz, bunlar öbür tararlara gitmişler’ diyoruz. Onun Türklüğüne inanmaları için, Bartok'a yavaşça: ‘Şimdi ben size hitap edeceğim, siz de Macarca'daki Türkçe kelimeleri peş peşine sıralayarak gelişigüzel cümleler yapın’ diyorum. O da başlıyor: ‘Pamuk - Tarla - çok - balta - teve (deve) - bıçka (bıçak) - arpa - şator - çadır - kıçı (küçük) - keşke (keçi) - van (var) - alma (elma)’ gibi kelimeleri bolca kullanarak konuşmaya... Köylüler onun da Türk olduğuna inanıyor, oturup bize türküler söylüyorlar…

Bartok, Türkiye’ye yerleşmek istedi

Bartok gittikten sonra mektuplaşmamız 1939'a kadar sürdü. Hitler'in Avusturya'yı işgali sırasında bana bir mektup daha yazdı. ‘Ben artık Macaristan'da yaşayamam, Türk halk musikisi ile alakamı biliyorsun, bana bir imkân yaratırsan gelir Türkiye'ye yerleşirim, benim için ikinci vatan, çalışmalarımıza devam ederiz’ dedi. 0 Türkiye'de iken derlediğimiz türkülerde eski Macar türküleriyle büyük benzerlikler bulmuştu ve bana: ‘bizim çalışmalarımız, melodi tahlili yoluyla iki milletin 1300 yıl önce beraber yaşadıklarının reddedilmez belgesidir’ diye yazmıştı, Böyle bir musiki aliminin ve yüzyılımızın en büyük bestecilerinden birinin Türkiye'yi ikinci vatan yapmak istemesi beni heyecanlandırmıştı. Suut Kemal (Yetkin) o sıralar vekalette Güzel San'atlar Genel Müdürü idi. Mektubu ona gösterdim. ‘Hasan Ali'ye [Yücel) götürelim hemen’ dedi ve pek emin bir şekilde ‘Göreceksin, Bartok gelir’ dedi.

Fırsat kaçtı, Bartok ABD’ye gitti

O günün yetkililerince Bela Bartok’un Türkiye'ye gelip yerleşmesi bir yana, 1936'da hazırladığı raporda tavsiye ettiği şekilde bir folklor arşivinin kurulması bile düşünülmez. Hindemith'in raporuna göre türküler derlenerek, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda bir arşiv oluşturulur.

Halkevi’nde müfettişlik görevi

Saygun 'a gelince... Bir yandan İstanbul Konservatuarında derslerini sürdürmekte, konservatuarın arşivindeki plaklar üzerinde folklor araştırmaları yapmakta; diğer yandan da Bartok'un gösterdiği istikamette yeni çalışmalara girişerek Rize, Artvin, Kars yöresinde türkü saz ve oyunlar derlemekte, aynca İstanbul Konservatuarı türkü plaklarından bir kısmını bir anlayışla yazmaktadır. Bunları kitaplaştırıp yayınlar. Orkestra için Süit, piyano için Sonatina'lar yazar. Her yönden verimli bir çalışma içindedir. 1939 Şubat'ında, Ankara Halkevi'nde düzenlenen konserde Türk kompozitörlerinin eserleri çalınacaktır, Saygun da davet edilir. Halkevleri Bürosu'nun başında bulunan Nafi Atuf Kansu ve Ankara Halkevi Başkanı Ferit Celal Güven "sen artık Ankara'ya gel, Halkevleri müfettişi ol, çalışmalarını burada sürdürürsün" derler. 1939 Nisanı'nda Saygun Ankara'dadır. 220 lira maaş ve derleme - teftiş gezilerinde harcırah...

Artık biraz rahat edebilecektir.

Halkın dansı, müziği, kültürüyle ilgiliydim

“Ankara'da iki yakın arkadaşımla buluştum. Behçet Kemal Çağlar ve sonradan belediye reisi olan Dr. Ragıp Tüzün. Onlar da benim gibi Halkevleri bürosuna alınmışlardı. Faik Kurdoğlu, Ziraat Bankası müdürü olunca, Behçet'le beraber bir "Ziraat Marşı" yazmıştık. Sonradan o marş Köy Enstitüleri Marşı oldu. O tarihlerde Halkevleri, Parti'nin yaygın kültür faaliyetlerinin merkeziydi. Dil, edebiyat, tiyatro, müzik, spor, köycülük, sağlık gibi birçok kolda faaliyet gösterilirdi.

Hepimiz memleketi dolaşıp dururduk. Gittiğimiz yerlerde, halkevleri çevresinde toplanmış aydınlarla kültür ve san'at çalışmaları, görüş ve bilgi alışverişi yapardık. Ben gittiğim köylerde derlemeler de yapardım. Halkevlerinde Musiki diye bir rapor hazırladım. Sonradan parti tarafından kitap halinde basıldı. Halkevlerinde halkoyunları toplulukları kurduk. Bazı yerlerde orkestralar vardı ve Eminönü Halkevi’nde bale çalışmaları yapılıyordu. Bizim ilk Devlet Konservatuvarı'na giden gençlerimiz de Halkevleri’nden yetişmiştir. Mesela Salih Canar merhum bunlardan biriydi. Radyoda 15 günde bir Halkevleri Saati ihdas ettim. Muhtelif bölgelerden Ankara'ya gelen heyetlerle radyoda canlı yayınlar yapardık. Öteden beri, halkı tanımadıkça, halk kültürüne eğilmedikçe, kısacası "Halk ve Ben" değil, onunla bütünleşerek onun duygularını yaratan "halkın bir parçası olan ben" olmadıkça, Türk ruhunun musiki yoluyla irade edilemeyeceğine inanıyordum, Paris'te talebeyken yaptığım ilk kompozisyonu hocam Eugene Borrel'e gösterdiğimde, bana "Bu eserde Türk renkleri var, bestecisinin Türk olduğu belli, halkını tanıdıkça daha güzel şeyler yazacaksın" demişti. Onun için, gittiğim yerinde, halkın müziği, dansı, sazı, yaşayış biçimi, âdetleri, gelenekleri, kısacası her şeyi ile ilgilenirdim.”

İlk Türk balesi böyle çıktı

“Arkadaşlarım da ben de büyük bir aşkla çalışıyoruz. Parti, Ankara Halkevi'nin diğerlerine örnek olmasını istiyor ve bizden bu yolda çalışmalar bekliyor. Behçet Kemal Çağlar'ın sözleri üzerine koro ve orkestra için 15 dakikalık bir kantat yazdım. Adı bile devrimci gayretlerimizi yansılıyor: ‘Karanlıktan Işığa’. İstanbul'da Eminönü Halkevi'nde, Çarlık devrinde yetişmiş bir Rus bale hocası vardı. Madam Arzumanova. Onun koreografisi ile benim ‘Bir Onun Masalı’ balem ve ‘İncinin Kitabı’ adlı küçük eserim başarıyla sahneye kondu. İlk Türk balesi böylece meydana geldi. Yine o günlerde, orkestra için yazdığın Sivas Halayı'nı, Kahraman adlı bir Sıvaslı köylü ve arkadaşları, benim çoksesli müziğimle orkestra şefliğimde hiç yadırgamadan ‘Sivas Düz Halayı’nı sahneye çıkıp oynadılar. Böylece, bizim oyunlarımızın çoksesli müzikle de oynanabileceğini göstermiş oluyordu. Kerem adlı operamın birinci sahnesinde köylü melodisiyle bir halay vardır, tıpkı köylüler gibi oynanır.”

Goygoycular ve Yunus Emre’yle tanışmam

“Çocukluğumun ramazan aylarında, sokaklarda hiçbir yerde durmadan, hiçbir kapıyı çalmadan, ilahiler söyleyerek sadaka toplayan dilenci dervişler biz çocukları çok etkilerdi. İstanbul'da Goygoycular adı verilirmiş. İzmir'de ‘İlahiciler’ veya ‘Dervişler’ denirdi. Kardeşim Nebile ile ben bu dervişlerin birinden, Yunus'un ‘Benim adım dertli dolap/ Suyum akar yalap yalap’ sözleriyle başlayan ilahisini öğrenmiştik, hemen hemen aynı üslupla okurduk. Derken, 12-13 yaşlarında, taşbasması sarı yapraklı bir kitabı elimden düşürmez oldum. Yunus Emre Divanı idi. Paris'te bile onu yanımdan ayırmadım.

Oratoryo böyle doğdu

1942'nin mayıs veya haziran aylarından biri olmalı. Adnan Saygun , Halkevleri müfettişi olarak Kastamonu-Bartın bölgesindeki çalışmaları görmeye çıkmıştır. Yolculuklarında okumak için yanına aldığı kitaplar arasında, her zaman olduğu gibi, "Yunus Emre Divanı"da vardır. Çocukluğundan beri Yunus Emre 'yi sever. Anadolu yolculuklarında hep onu düşünür. Kafasının içinde ne zamandır Yunus Emre'nin şiirinin, duygusunun, düşüncesinin müziğini yapmak vardır. Sözünü ettiğimiz o 1942 yaz başı yolculuğunda da Yunus'u düşünürken, "İnsan'ı, insanın dramı"nı bulur. Onun için Yunus büyük bir şairdir, ama onu diğerlerinden ayıran en önemli vasfı; "İnsan" denilen varlığın hayat, ölüm, kainat, Tanrı, sevgi, dostluk, kardeşlik gibi konularda kafasında dönüp dolaşan binbir soruya, düşüncelerine gönlünü katarak bir cevap bulma yolundaki çırpınışların bütün çilesini yaşaması ve sonunda huzurun ancak "sevgi"de, en geniş anlamıyla, evreni kaplayan sevgide bulunduğu gerçeğine erişmiş olmasıdır. Onun için artık ne din, ne dil ne de renk vardır, gerçek sevgi her şeyin cevabıdır, İşte Adnan, tren dağlara doğru yol alırken, "Yunus Gerçeği"ni, Yunus'ta sembolleşen "İnsan gerçeğini beyninde ve gönlünün derinliklerinde kuvvetle sezer; Yunus'un Divanı'ndaki şiirlerin kiminden bir mısra kiminden bir kıt'a üzerinde durarak, solistleriyle, korosuyla. orkestrasıyla bu "çile"yi ve "varış"ı ifade edecek eseri hayalinde oluşturmaya başlar. Çocukluğunda sokakta dervişten duyduğu ve ablası Nebile ile durmadan tekrarladıkları: "Benim adım dertli dolap" ilahisiyle başlayan çile, yıllar sonra "Yunus Emre Oratoryosu"na dönüşecek ve Yunus'a duyulan hayranlık: "Aşk gelince cümle eksikler biter" mısraında noktalanacaktır.

Saygun piyanoya oturdu, oratoryoyu

Nilüfer Hanım’la ilk kez seslendirdi

Artık Saygun 'un gecesi gündüzü Yunus'la doludur, onu yaşıyor gibidir. Eylülde yazmaya başlar ve oratoryoyu 4.5 ayda bitirir.

1943 Baharı'nda güneşli bir gün, Saygun’un Necatibey Caddesi'ndeki küçük evine, hanımlarıyla beraber arkadaşları ve dostları doluşur. Salon bile denemeyecek büyücek odada, 30'a yakın dinleyici. Yunus Emre Oratoryosu'nun ilk icrasını dinleme şerefini kazanacaktır. Fuat Köprülü ve Şevket Aziz Kansu da aralarındadır. Ama, koskoca bir koro, orkestra ve 4 solist için yazılmış bir eser, bu odada ve bu şartlar içinde nasıl icra edilecektir? Saygun piyanonun başına geçer, hem çalar hem solo ve koro parçalarını söylemeye başlar. Eşi Nilüfer Hanım da eserin bazı bölümlerini söyleyerek ona yardım eder. Bu kadarı bile yetmiştir hepsini heyecanlandırmaya.

Yunus Emre ağızdan ağıza Ankara'da yayılmıştır. Avrupa'da talabelik günlerinin samimi arkadaşı Hasan Âli Yücel, bakanlığının beşinci yılındadır.

Saygun'un, Devlet Konservatuar Korosu'nu yöneten yakın arkadaşı Halil Bedii Yönetken, eserin bir an önce icrasını candan istemektedir. Bunu sağlamak için eserin "Benim adım dertli dolap / Suyum akar yalap yalap" ve "Sensin kerim sensin rahim / Allah sana sundum elim" diye başlayan iki koro parçasını hemen hazırlar. Hasan Âli Yücel'in Devlet Konservatuarı’na geleceği bir gün, Saygun'u da davet eder. Hasan Âli, koro parçalarını birkaç kez tekrarladıktan sonra Halil Bedii'ye döner ve "Benden ne istiyorsun" diye sorar.

Üzgün ve şaşkın Halil Bedii'nin ağzından şu rica dökülür:

"Bu eseri icra etmek için orkestra ve konservatuara emir verseniz..."

Hasan Ali hiçbir şey söylemeden kalkar ve çıkıp gider.

İsmet İnönü genel provayı

ailesiyle izledi

1946 yılındayız… “Behçet Kemal her zamanki heyecanlı haliyle çıkıp geldi. Bugün ne yaptım biliyor musun, dedi. O zaman Meclis'te. Maarif bütçesi konuşulurken söz almış. Bu ne biçim Türk maarifi, kendi değerlerini bile tanımıyor diye vermiş veriştirmiş. Yahya Kemal'den, benden söz etmiş. Yunus Emre yazılalı 3-4 yıl oldu, hâlâ çalınmıyor, demiş.

Behçet, Hasan Âli'nin müşkül vaziyette kaldığını söyledi. Aradan bir iki hafta geçti. Bir gün Halil Vedat Fıratlı geldi. Güzel San'atlar Umum Müdürü oluşu münasebetiyle Hasan Âli onu Çankaya Köşkü’ne götürmüş. İsmet Paşa'ya takdim etmiş. Paşa da. Behçet Kemal, Meclis'te bir şeyler söyledi; nedir bu mesele, diye sormuş. Ali ‘Evet Paşam, Adnan'ın bir eseri var, mistik bir eser’ demiş. Paşa ‘Mistik olsun, başarılı bir mistik eseri dinlemek de güzeldir, çıkarın ortaya’ deyince hemen cevabı yapıştırmış: ‘Zaten Umummüdürüme gereken emri verdim Paşam, yerine getirilecektir!’

Halil Vedat, ‘Hiç de bana böyle bir şeyden söz etmemişti, şaşırdım, ama belli etmedim’ dedi bana olayı anlatırken. Paşanın yanından çıkınca Hasan Ali, ‘Canım, elbette öyle demem icap ederdi, işte şimdi haberdar oldum, hazırlıkları başlat’ demiş. Temsil münasebetiyle hazırlanan broşüre bir ön yazı yazdığımı da söylemeliyim.

Böylece çalışmalara başladık. Cumhurbaşkanlığı orkestrası şefi Proterius o günlerde vefat etmişti, orkestrayı ben idare ediyorum. Dil-Tarih'te çalışıyoruz, Her provada salon konser veriyormuşuz gibi dolup taşıyor. Günün birinde Paşa'dan bir haber geldi. Seyahate çıkacağım, çıkmadan eseri dinlemek istiyorum, diyor. Son prova için bile hazır değiliz. Karar verdik. Son provayı konser gibi yapacağız. 25 Mayıs 1946 gecesi Dil-Tarih'in salonunda Paşa ailesiyle Yunus Emre'nin ilk icrasına geldi. Paşa beni gerçek bir heyecanla kutladı. Mevsimin ilerlemesine rağmen ikisi radyoda olmak üzere üst üste verilen sekiz konser de halktan büyük ilgi gördü. Son konsere, memleket gezisinden dönen İsmet Paşa bir kez daha geldi. Başbakan Saraçoğlu'na ve Maarif Vekili Hasan Âli Yücel'e, ‘Bu eser İstanbul'da, Ayasofya'da seslendirilsin’ demiş. Ama bu iş için İstanbul'a gittiğim halde, birtakım sebeplerden dolayı gerçekleşemedi.”

Radyodan dinleyen köylüler

teşekür için evime geldi

Yunus Emre'nin icrası gerçeklen bir hadise oldu, Gazetelerde, dergilerde sayısını bilemeyeceğim kadar çok uzun makaleler yayınlandı. Anadolu'dan pek çok mektup aldım. Bu münasebetle benim üzerimde çok büyük etki yapmış olan iki olayı anlatmadan geçemeyeceğim.

Bunlardan birincisi şudur: Konserlerden beş, on gün sonra bir gün evimin kapısı çalındı. Baktım, birkaç köylü. İçeri aldım. Büyük bir saygıyla bana bakıyorlardı. ‘Hoşgeldiniz’ dedim, içlerinden yaşlıca olanı söze başladı: "Yunus Emre'yi siz radyoda iki defa verdiniz. Köyde halk odasında bizim bir radyomuz var. Orada köy halkı, kadın erkek hepimiz dinledik. Ciğerimize işledi. Allah senden razı olsun deyip elini öpmek için buraya geldik."

Elinde, gazete kâğıdına sarılı paketi de bana uzattı. ‘Bunu da bacın sana armağan gönderdi’ dedi. Paketten eşinin benim için ördüğü bir çift yün çorap çıktı. Bugüne kadar aldığım hediyelerin en değerlisidir. Hâlâ saklarım.

İkincisi de şudur: Yunus'un son konserinde, baktım, sahneye oldukça yakın sıralardan birinde uzun sakallı, hoca kılıklı bir zat oturuyor. O kadar değişik bir izleyici tipi ki, ister istemez dikkatimi çekti. Orkestradakilerden biri, konser sonunda ondan bir pusula getirince iş anlaşıldı. O tarihte bizim orkestradaki arkadaşların büyük çoğunluğu Cebeci'de otururdu. Meğer o zat da Cebeci Camii imamıymış. Bizimkiler onu özel suretle davet etmiş. İmam Efendi önce ‘Ben hayatımda konsere gitmedim, haramdır, gitmem’ filan dediyse de arkadaşlar zorlamış. Gözüme ilişen sakallı zat oymuş. Bana gönderdiği pusulada şunlar yazıyordu: Din-i Hazret-i Muhammediyi yeni bir tarih-i itilâ'ya götürdüğünüz için Allahü Teala sizi dünya ve ahirette mes'ut etsin.

İmam Efendi bana ‘musikinle dini yüceltiyorsun’ diyor. O pusulayı dostum merhum Mahmud Ragıp Gazimihal benden aldı ve onda kaldı.

En büyük sanat tecrübem

Yunus Emre Oratoryosu’dur

Yunus'un "vuslat"ına hayatını adamamış ve onun "çile"sini her eserinde çekmemiş kişi kendisini çizgilerle, renklerle, seslerle aldatmaktan öteye gidemeyecektir. Somuttan soyuta doğru giden gerçek san'at eserlerini insanoğlu hemen benimsese de, benimsemese de o eser zaman içinde elbette evrenselleşecektir.

Yunus Emre'de ben halk türküleri veya Osmanlı çağı musikisi bezirgânlığı yapmadım; her şiiri ve düşünceyi musiki yoluyla, gücümün yettiğince, en iyi surette belirtmeye çalıştım ve bunun için, gerektiğinde, en karmaşık çok seslilik terkiplerine  gittim. En sonunda şunu gördüm ki, insan denilen varlığın iç âleminde ki "öz"ü kavrayabilmek esastır.

Elime geçen ilk büyük fırsat

O günlerde Ankara'ya büyük bir Fransız piyanist geldi: Lazar Levy. Konserler verdi. Büyük ilgi gördü. Bir gün de bana gelip oratoryoyu dinlemek istedi. Çaldım, söyledim. ‘Bunu Paris Radyosu'ndaki dostlarıma söyleyeceğim, eserini Parisliler dinlemeli’ dedi, gitti.

Nasıl gideceğim, o parayı nereden bulacağım? Tam o sıra bir fırsat çıktı. İngilizler beni Londra'ya davet etmişti. Oradan Paris'e geçtim, Lazar Levy'yi buldum. O da radyodaki dostuna gönderdi. Bana ‘Eserinizi bırakın, 15-20 gün de müsaade edin, sizi tekrar arayacağız’ dediler. O günlerde Paris'teki sefirimiz Numan Menemencioğlu. Halil Âli Ramazanoğlu da başkonsolosumuz. Bu münasebetle onlan da tanıdım. Bana 15-20 gün demişlerdi, ama iş uzadı, iki hafta daha geçince radyoya uğrayıp ‘Ben vazgeçtim, eserimi verin, gidiyorum’ dedim. Müzik yayınlarının başındaki zat beni teskin edip, ‘Biz eserinizi yayın programımıza aldık, fakat teslim edersiniz ki koro, orkestra, dört büyük solist, en az altı prova gibi birçok sorun var, onları halletmeye çalışıyoruz, siz gerekli materyeli şubat sonuna kadar bize teslim ediniz" dedi. Çok memnun oldum tabii. Benden istedikleri koro, orkestra ve solistler için ayrı ayrı notaları yazdırmak. Bu da usta kopistlere ihtiyaç gösteren ve çok para isteyen bir iş. Haydi kopistleri bulduk diyelim, para işini nasıl halledeceğiz? Zaten Paris'teki ikametim uzadıkça uzamış, günlük asgari ihtiyaçlarımı bile karşılayamıyorum; ucuz otellerde kalıp, sandöviçle karnımı doyuruyorum. Bir yandan da bütün bu olumsuz şartları aşmak umudumu hâlâ canlı tutmak istiyor, her kapıya başvuruyorum. Paris Radyosu gibi çok önemli bir kurumun eserimi kabul edip bunun icrası için büyük masraftan göze almış olması, hiç kimsenin elinden tutmadığı benim için ne büyük bir başarı... Eğer gerekli materyali zamanında teslim edemezsem, bu sadece benim için değil, memleketimin san'atı için de kaçırılmış bir fırsattı... Bu düşüncelerle bütün kapıları çaldım.

Büyükelçi kasayı açtı

ne gerekiyorsa al, dedi

Saygun, meseleyi Büyükelçimiz Numan Bey'e açar. Menemencioğlu, “Bende para yok, ama bekle, bir iş için hemen Ankara'ya gidip gelmem lazım. İsmet Paşa'ya açayım, belki o bir şeyler yapar” cevabını verir. Gidip döndükten sonra da “Paşa seni çok seviyor, fakat bir türlü para işini açamadım” der. Böylece bu kapı kapanır. Saygun, partideki arkadaşlarına mektup yazıp durumu anlatır, oradan da “yardım edemeyiz” cevabı gelir. Bari gidip vizemi alıp memlekete hareket edeyim, diye Başkonsolosluğumuzun yolunu tutar. Başkonsolos Halil Ali Bey'in ayağa kalkıp, bürosundaki Konsolosluk kasasını açarak “Ne gerekiyorsa, buradan al, kopistlerle konuş, ücretlerini öde, kendi yaşama paranı da düşünme, iş bu noktaya gelmişken hiçbir yere gidemezsin Adnan Bey” demesi, hayatı boyunca unutamayacağı bir mutluluk sahnesidir. Saygun'un şaşkınlıkla ve büyük bir memnunlukla "Çok teşekkür ederim, ama ben sonra bu kadar borcu nasıl öderim" sözlerini de, tamamlamaya fırsat vermeden şöyle karsılar:

"Asıl bu millet ve devlet sana olan borcunu nasıl ödeyeceğini düşünsün! Sen bize medeni âlemde bunca prestij kazandıracaksın ve ben devlet görevlisi olarak sana destek olmayacağım! Hayır Adnan Bey. Seni asla bırakmam!”

Böylece, ulusal çıkarlarımız ve haysiyetimiz üzerinde düşünce ve duygusu son derece gelişmiş bir mükemmel diplomat sayesinde, sadece radyo konseri değil, salon kiralanarak bir de halka açık konser verilir. Fransız gazetelerinde 40'a yakın eleştiri çıkar. Muhtelif teşekküllerin çağrısı üzerine Saygun iki de konferans verir. Sonuçtan Numan Bey de son derece memnundur. Saygun'a, sonradan 23’üncü Johannes adıyla Papa olan din adamının konserden sonra yanına gelip heyecanla söylediklerini nakleder. "Dinlerken büyük bir heyecan duydum. Emin olunuz, bir Müslümanı olduğu kadar bir Katoliği de aynı büyük güçle etkiliyor."

İstanbul’da coşkulu karşılama

Ankara’da derin sessizlik

1947 Mayısı'nda Saygun böylesine parlak bir başarıyla Paris'ten döner. Vapurdan çıkar çıkmaz Galata rıhtımında bizim basının ve üniversitelilerin temsilcilerince coşkuyla karşılanır. Zaten büyük gazeteler başından beri Paris konserleriyle ilgili haberleri vermiş, Saygun'un başarısını duyurmuştur. Ankara'ya hareketinden önce gazete idarehanelerini dolaşarak İstanbul basınına teşekkür eden Saygun, Ankara'da trenden inince şaşırır. Birkaç yakın dosttan başka kimse yoktur. İsmet Paşa bir öğle yemeğine davet ederek (Falih Rıfkı da vardır) Paris intibalalarını sorar, o kadar.

Amerikan sefiri Wilson, onun şerefine verdiği yemekte; “Eserinizi bütün dünya tanımalı. Gerçi Marshall Planı askeri bir programı içeriyor, ama biz kültürel ilişkileri de o fasla sokar, Yunus Emre'yi bastırır, dağılmasına yardımcı oluruz" der. Saygun, Ankara'daki ilgisizlik içinde bu ilgilerle teselli bulurken, günün birinde Matbuat Umummüdürü İzzettin Nişbay'dan bir telefon alır. Amerikan büyükelçisi o günlerde iktidara gelen Başbakan Hasan Kemal Saka'ya konuyu açmış, o da "Siz zahmet etmeyin, biz bastırırız" demiş. Nişbay bu yolda emir aldığını Saygun'a müjdelemek istiyormuş.

Bir süre sonra "maalesef, para yok" denilir ve Saygun'un "Oh, nihayet bizde de zihniyet değişti" umutları acı bir şekilde noktalanır. Üstelik Wilson’un yaratacağı imkân da kaçırılmış olur.

Yunus Emre Oratoryosu

Birleşmiş Milletler’de

“1958'de Rockefeller Vakfı'nın davetlisi olarak yine Amerika'dayım. Gidiş sebebim şu: Amerika'daki Elisabeth Sprague Coolidge Vakfı, Vaşington'daki Library of Congress'de yani ABD Senatosu Kitaplığı'nda faaliyet gösteriyor. Dünya kompozitörlerinin orijinal yazmalarını topluyorlar. Bana da oda musikisi için bir eser sipariş ettiler. Yaylı sazlar için İkinci Kuartet’imi yazıp gönderdim. Şartları da şöyle: Eserinizi el yazınızla ve müsveddelerinizle birlikte gönderiyorsunuz. İlk icra hakkı onların oluyor. Ve ilk icra Kongre Kütüphanesi salonunda yapılıyor.

Amerikan Kongre Kütüphanesi 25-30 milyon kitaplık muazzam bir yer. Binada, Elizabelh Coolidge Vakfı özel bölümünde Beethoven, Bach'tan itibaren pek çok büyük kompozitörün el yazılarını ciltlemiş. Kütüphanede özel bölümde korunuyor. Çağdaş kompozitörlerden de eserleri isteniyor. Benimkini de ciltleyip koydukları bölümü ziyarete gittim. New York'a gelmişken Stokowski'yi de görmek istedim tabii. O sıralar Birleşmiş Milletler Daimi Delegemiz Seyfullah Esin. Kıbrıs davası günleri. Birleşmiş Milletler Konsey Başkanı Charles M. Malik, Seyfullah Bey'le görüşürken. ‘25 Kasım, Birleşmiş Milletler’in yıldönümü, bir konser tertiplemeyi düşünüyorum’ demiş. Seyfullah Bey de benim Amerika'da bulunuşumu fırsat bilerek ‘Yunus Emre Oratoryosu icra olunabilir’ cevabını vermiş. Malik ‘Çok iyi olur' mukabelesinde bulunmuş. Bana bahsetti. Ben de eseri daha önce Stokowski'nin çalmak istediğini söyledim. ‘Git görüş, bize kaça mal olacağını da öğren’ dedi. Stokowski çok iyi karşıladı. ‘Toscanini'nin orkestrası onun ölümünden sonra şefsiz kaldı, onu alabiliriz’ dedi Hemen telefonlara sarılarak koroyu da temin etti. ‘Bu konseri yapacağız’ diye memnuniyetini izah ediyor. Notaları aldı. Solistleri sen seç, diyerek bana kendi tanıdığı sanatçıları gönderdi, seçimi yaptım. Çalışmalar hızla sürüyor. Fakat Seyfullah Esin endişeli. Acaba Stokowski kaşe olarak ne isteyeck? Çünkü onun bir konseri yönetmek için aldığı meblağlar çok yüksek... Ve tabii diğer masraflar... Nihayet üstada bu bahsi açıyorum. Kırılmış bir ses tonuyla, cevap veriyor: "Ben bu eseri 1950'den ben yönetmek istiyordum!"

Biraz da o günlerin atmosferini hatılayın. Birleşmiş Milletler'de Kıbrıs konusu konuşulmakta. Yunanlılar aleyhimize konuşmalar yapıyorlar. Bizim barbarlığımızdan medeniyete hiçbir katkımız olmadığından, söz ediyorlar. Fatin Rüştü, Selim Sarper oradan oraya koşuşup duruyorlar. O sıralar Yunan Kraliçesi, Başkan Eisonhower'ın davetlisi olarak Washington'da ağırlanıyor. İşte böyle bir ortamda, 25 Kasım 1958'de Birleşmiş Milletler Salonu'nda konser verildi. Çok başarılı bir icra oldu. Konser sonrası alt kata yemeğe inildi. Şeref masasında Malik, Genel Sekreter Dag Hammarskjöld, Fatin Rüştü, Seyfullah Esin, Stokowski, Selim Sarper, ben ve eşim mutlu bir akşam yaşıyoruz. Yemekte Stokowski, Fatin Rüştü'ye döndü: ‘Ekselans, ben bu eseri yazıldığı memlekette de icra etmek isterim’ dedi. Fatin Bey ‘Hay hay! Sizin bu arzunuzu yerine getirmek bizim için şereftir’ cevabını verdi.

Ertesi gün Seyfullah Esin: ‘Bize öyle büyük bir hizmet ettin ki Adnan’ diye beni coşkuyla karşıladı makamında. ‘Ne oldu’ diye sordum. Anlattı. Birleşmiş Milletler'in havası bizim tamamıyla aleyhimizde iken, konserden sonra birdenbire Türklere büyük bir sempati doğmuş. Bazı delegeler Yunus'tan melodiler mırıldanarak Seyfullah Esin'î tebrik ediyormuş. Son alınan karar da tahminlerin hilafına lehimize olmuş. Hariciye’ye yolladığı raporu gösterdi.”

Stokowski, oratoryoyu

Ayasofya’da seslendirecekti

“Stokowski, Türkiye'ye gelecek. Fatin Rüştü Zorlu ‘Bizim için şeref olur’ demişti. Bir telaştır gidiyor. Yol parasını kim ödeyecek? Hangi otelde ağırlanacak? Acaba konserleri için kaç para ister? Stokowski: ‘Ben kimseden para filan istemedim. Lütfen bu bahsi kapatınız. Sadece beni bir Türk evinde ağırlarlarsa, çok memnun olurum. Ben kendi masraflarımı yüklenirim. Eserinizi Ayasofya'da icra etmek isterim, böylece dinler arası bir uzlaşma zemini yaratacağıma inanıyorum. Bir de Yunus Emre'nin Türkçe sözlerle plağını yapmak isterim. Bunun teknik imkanını da sağlarım. Deutsche Gramaphon'u bunun için Türkiye'ye getirebilirim. Başka bir isteğim yok,’ diyor.

Tam o günlerde Ankara'dan Güzel Sanatlar Umum Müdürü imzasıyla bir mektup aldım. Stokowski'nin verdiği tarihler (mayıs-haziran veya eylül-ekim) maalesef uygun değilmiş, koromuz ve solistlerimiz o tarihlerde meşgulmüş. Dolayısıyla bu ziyaretin gerçekleşmesi mümkün olamayacakmış.

Kerem Operası'nın öyküsü

1948 ile 1952 yıllan arasında Kerem ile Aslı'dan esinlenerek hazırlanmış libretto üzerinde çalışmalarımı sürdürdüm. Bu üç perdelik lirik bir dram. Yunus Emre'den sonra bu konu üzerinde düşünmeye başlamıştım. 1944’te dostum Selahattin Batu ile bir sohbet sırasında, konunun onun da ilgisini çektiğini, hatta Kerem ile Aslı isimli bir piyes de yazdığını öğrendim. Piyesi bana verdi. Okudum. Konuya benim gibi bakmıyordu, halk arasındaki hikâyeye sadık kalmıştı. Ona kendi görüşümü anlatınca, benim için bir libretto yazmayı kabul etti. Benim eserimin adı sadece Kerem'dir. İlk çalışmalarımdan sonra uzun bir süre el sürmek imkânım olamadı, tâ 1948 yılına kadar...

Ankara Operası'nın açılışı 1948'de yapıldı. Güzel San'atlar Genel Mûdürü Halil Vedat Fıratlı idi. Bonatz, evvelce sergi evi olarak yapılmış binayı operaya dönüştürmüştü. Bir açılış programı düzenledik. Çağdaş kompozitörlerden eserler çalındı. Kerem'in ilk sahnesi de o gün temsil edildi.

Tevfik İleri’yle karşılaşmam

1950 seçimlerini Halk Partisi kaybetti ve tabii Halkevi çalışmaları da durdu. Üzgündüm. Yeni iktidar, sanki ilk önemli işlermiş gibi Ezan'ı Arapçaya çevirmek, köy enstitülerini kapatmak gibi işler yapıyordu. O günlerin birinde Maarif Bakanlığı Müsteşarı dostum Reşat Tardu telefon etti. "Bakan Tevfik İleri Bey seninle görüşmek istiyor" dedi. Tevfik Bey beni büyük bir nezaketle karşıladı. Çalışmalarım hakkında çok iltifatlı sözler söyledi ve ‘Sizden Devlet Konservatuarı müdürlüğünü kabul etmenizi rica edeceğim’ dedi. O sıralar konservatuarın başında Ulvi Cemal Erkin vardı. ‘Teşekkür ederim ama, çalışmalarımı aksatır, idareciliğe vakit ayıramam, beni mazur görünüz' cevabını verdim. Israrlarının cevabını değiştiremeyeceğini anlayınca, ‘Belki de bizimle işbirliği yapmak istemiyorsunuz’ dedi. Bana teklif ettiğiniz işin siyasal kanaatle ne ilgisi var, deyince rahatlamış göründü. Öyleyse bize birkaç isim verin, dedi. Fuat Türkay ve Mithat Fenmen isimlerini verdim, önce Mithat Fenmen sonra Fuat Türkay bu göreve getirildi.

Tevfik İleri, bana olan ilgisini, Kerem'in sahneye konmasını sağlamakta sürdürdü. Pek çok kez provalara gelerek çalışmaları yakından izledi. Yunus Emre nasıl İsmet İnönü'nün ilgisi ile gün yüzüne çıkmışsa, Kerem de Tevfik İleri'nin bu yakın takibi ile sahneye çıkabilmiştir. Orkestrayı ben idare ediyordum. Eseri Aydın Gün sahneye koydu ve Kerem rolünü üstlendi. Turgut Zaim dekorları yaptı. Ben Kerem'i 8 tablo olarak düzenlemiştim, fakat dekorların ağırlığı yüzünden aralıklar 8-10 dakikaya çıkınca, benim 3 perdelik eserim 8 perde gibi oynandı. Yine de alaka büyüktü. Üst üsle 18 temsil verildi.

Talim Terbiye Kurulu’ndaki

İmam Hatip Okulları mücadelem

1960'lardaki İnönü koalisyonunda Ahmet Tevfik Tahtakılıç, Milli Eğitim Bakanı oldu. Bana büyük teveccüh gösterdi ve Talim Terbiye Kurutu'na üye olmamı istedi. Konservatuardaki hocalığım devam edecek, işlerim aksamayacaktı. Kabul ettim. Bu teklifi yaptığı tarihe kadar onunla herhangi bir yerde karşılaştığımızı hatırlamıyordum. Meğer 1926-27 yıllarında İzmir Lısesi'nde talebem olmuş.

Talim Terbiye Kurulu'ndaki görevim aşağı yukarı altı yıl sürdü. Bu süre boyunca üç temel konu üzerinde durdum: Birincisi, ilkokuldan yukarıya kadar Türk çocuğunu ve Türk gencini, neden geri kaldığımızı ciddiyetle ve büyük bir şuurla düşünmeğe yöneltecek ve onlara ilerde seçecekleri alanlarda büyük atılımlar yapmanın şevkini ve ihtirasını verecek bir eğitim yapılması idi. Üzerinde durduğum ikinci konu, din eğitim ve öğretimi ile meşhur İmam-Hatip okullarıydı. Ortaya atılan fikir, din derslerinin ilkokuldan başlayarak üst tahsil kurumlarında da devam ettirilmesi. İmam-Hatip okullarına ilkokuldan itibaren öğrenci alınmasıydı.

Beni her zaman meşgul etmiş temel konulardan üçüncüsü "Doğu illerimizde Eğitim"di. Asya'da göçenler kadar Anadolu'da doğup yaşayanlar da bu toprakların çocukları iken, doğu illerimizdeki inanılmaz ihmallerin sebebini bir türlü anlayamıyordum… Onları, eğitim ve kültür yoluyla gerçek benliklerine kavuşturmak görevimiz olmalıydı. Dikkatle hazırlanmış bir program, bu bakımdan, önceki ihmalleri süratle tamir edebilir, Türk toplumu gerçek bütünlüğüne kavuşturabilirdik.

Bu arada, o yörelerin musikisi ile Anadolu'nun diğer yörelerindeki musiki benzerliklerini de araştırıp değerlendirmemiz gerekirdi. Talim Terbiye Kurulu'ndaki 6 yıllık çalışmamın son dönemine rastlar bu konu üzerinde kuruldaki arkadaşlarla bir arayış içinde olmamız. Bir sonuca varamadan, günün birinde hepimiz birden kuruldan ayrıldık. Yıl 1965. Cihat Bilgehan, Milli Eğitim Bakanı idi. Kurulca aldığımız bir karara bakan karşı çıkmıştı. Bize karşı takındığı tavır ve söylediği sert sözler sabrımı taşırdı: ‘Arkadaşlar bu hakarete nasıl tahammül ediyorsunuz’ diye bağırdım ve bakanı protesto ettim. Karanınızda ısrar ettik. Bilgehan da bütün Talim Terbiye Kurulu'nu dağıttı.

Köroğlu Operası böyle doğdu

Kerem'i Selahattin Batu ile yazmıştık. Bana göre Kerem, Yunus Emre dramının sahne için düzenlenmiş bir şekli gibiydi Dikenli, çileli yollardan ağır ağır "gerçek aşk"a yönelmenin hikayesi Kerem'den sonra Köroğlu'nu düşünmeye başladım. Saz şairlerince dile getirilen Köroğlu hikayelerinde, halkın gönlüne işlemiş yiğitlik türkülerinde. Anadolu'nun bütün insanlığa sunduğu iç âlemini görüyor ve duyuyordum. Bu hammaddeyi yoğurmak, ona istediğim biçimi vermek istiyordum. Konu üzerinde düşündükçe bütün lüzumsuz teferruattan sıyrıldım ve ortaya ‘zulme karşı isyanı temsil eden’ bir Köroglu sembolü çıktı.

Halk edebiyatı araştırmacılarımız, Köroğlu için, on yedinci yüzyılda yaşamış bir Celâli'dir derler. Ama Azerbaycan edebiyatında da Köroğlu vardır. Nasreddin Hoca'mızın da hem Akşehir'de hem Buhara'da türbesi olduğunu biliyoruz. Demek ki Köroğlu'nu, Kerem'i, Nasreddin Hoca'yı, Türk ruhunun yaşadığı her yerde, Özbek, Türkmen, Azeri, Anadolu Türkü olarak, hepimizin ortak kültürünün sembol anıtları kabul edebiliriz.

Bu düşüncelerle, Köroğlu bende, zulme isyan eden, barışı sevgiyi eşitliği arayan insan'ın Çamlıbel kötülüklerden arınmış bir dünyanın; Kır At’ da, insanı huzur diyarına ulaştıran ‘yüce ruh’un sembolü haline geldi. Selahattin İnal Batu, o sırada İstanbul'a göç etmişti. Kızıltoprak'taki evinde buluşur, ona düşündüklerimi anlatır, konuyu uzun uzun tartışırdık. Sonra ben Ankara'ya dönerdim. Batu, yazdığı kısımları bana postayla gönderirdi. Ben de gündüz gece demez, üzerinde çalışırdım.

Gözlerimin önünde, 1920 yılına ait bir sahne vardı. Ankara'daki Azerbaycan Elçisinin evinde duvara asılı Anadolu haritasının önünde Mustafa Kemal, kolunu bir şimşek çakışı gibi uzatarak, orada bulunanlara: ‘Bütün mazlumlar dünyasının zulüm dünyasına doğru ileri sürdüğü şu toprak’ sözleriyle başlayan bir konuşma yapıyor. Sesinde kimbilır nasıl bir kin ve nefret dolu... İşte benim Köroğlum bu kini ve nefreti dile getirmeliydi. İyi'nin, güzel'in, sevgi'nin, huzur'un kapılarını, Çamlıbel'in tertemiz dünyasında, müziğimle ardına kadar açabilmeliydim. O günlerde, dostum Vedat Nedim Tör merhum, Yapı ve Kredi Bankası adına benden bir eser istemişti. Köroğlu'nu bu maksatla hazırladım ve İstanbul Festivali'ni tertip eden komite onu temsil etmeye karar verdi. Eseri aziz dostum Aydın Gün sahneye koydu ve çok sevdiğim dostum, büyük sanatkâr Azerbaycanlı orkestra şefi Niyazi merhum idare etti. O tarihte İstanbul Opera'sı yanmış kül olmuştu. Maksim Gazino-su'nda opera temsilleri yapılıyordu. Köroğlu için orası uygun görülmedi ve Açıkhava Tiyatrosu'na karar verildi. Eserin dinleyiciler tarafından çok iyi karşılandığını söyleyebilirim. Ne yazık ki, civardan gelen trafik gürültüsünün, çevredeki Çalgılı gazinodan yükselen müziğin, tepemizden geçen uçakların uğultusunun ve açıkhavada kaybolan orkestra renklen ve ses derinliklerinin beni çok üzdüğünü de eklemek zorundayım.Asıl üzüntüyü, dostum Selahattin İnal Batu'yu, Köroğla'nun temsilini göremeden toprağa verdiğimiz için çekmiştim.

Devlet sanatçılığım

1967'ye gelinceye kadar vaktiyle şefliğini yaptığım orkestranın (Cumhurbaşkanlığı Orkestrası) konserlerine bir kez dahi davet edilmedim. Kendi eserim çalınırken bile sıraya girip biletimi aldım.

Yıl 1967. Talebem Hikmet Şimşek Orkestra muavin şefi. Bir eserimi, programa almak istiyor ve kayaya çarpmış gibi müşkilata uğruyor. Nihayet eseri benim editörümden getirtip çaldı. Beni de davet etti. Eşim Nilüfer'le gittik. Konser iyi geçti. Fuayede yanıma heyecanla Prof. Lessing (Orkestra şefi) geldi. İlk kez tanışıyoruz. "Eserinizi ilk kez dinliyorum, çok beğendim, müsaade ederseniz ben de sizin eserlerinizi icra etmek isterim" dedi, Lessing birkaç yıldır görevde olduğu, halde benden haberi olmamış. Daha sonra pek çok eserimi çaldı. Böylece orkestra ile aramdaki buzlar çözülmüş oldu. (Hikmet o sıralar Leaing'in muavini idi.)

65 yaşını doldurunca

Emekliliğe sevkedildim

1972'de 65 yaşımı doldurduğum için emekliye sevkedildim. Bir yıl önce Ulvi Cemal (Erkin) emekli oldu ve hocalıktan ayrılmak onu adeta bir bunalıma sürüklemiş. Aynı apartmanda komşusu olan senatör İskender Cenup Ege de durumu anlıyor ve "sanatçıların çalışma hayatım uzatmak nasıl mümkün olabilir?" sorusuna acele olumlu bir cevap bulmaya çalışıyor. Sonunda "Devlet Sanatçılığı" yasası çıktı. Yasanın çıkmasında, Nilüfer'in arkadaşı senatör Zerrin Tözûn'ün büyük rolü oldu. Yasaya göre, devlet sanatçıları hayat boyu hocalık yapabilirler. Ben de şimdi hocalığımı sürdürüyorum.

Devlet sanatçılarını tesbit edecek jüriye beni de dahil etmişlerdi. Hakkımda karar alacakları sırada dışarı çıktım. 20 dakika sonra çağırdılar, tebrik ettiler. Ben jüriye, eserlerimi, kitaplarımı, makalelerimi, dışarda aldığım kritikleri, kısacası hayatımla ilgili bütün dokümanı sunmuştum ve 20 dakika sonra beni Devlet sanatçısı ilan ettikleri zaman şaşırdım. Demek bu kadar kısa bir zaman hepsini tetkike kâfiydi.

Atatürk nesli

Ben, Birinci Dünya Harbi’ni, Mütareke Devrimini, Yunan işgalini, İzmir'in geri alındığı 9 Eylül 1922'nin ertesi günü Gazi Mustafa Kemal'in açık bir otomobille daracık Kemeraltı caddesinde coşkun kalabalıklar arasından geçişini görmüş bir neslin insanıyım. Bestecilik yolunda çalışmaya başlayınca, acılı günlerden kurtuluşa erişmenin musikisini yapmak bende bir tutku haline geldi. Sırf orkestra için yazılmış senfoni veya senfonik poem gibi bir eserle yetinemezdim. Bana söz, Türk'ün bu acı serüvenini ve sonunda aydınlığa varışım anlatacak, o heyecanı verecek sözler lazımdı. Aramaya başladım. Nâzım'ın Kurtuluş Savaşı Destanı üzerinde durdum. Nazım Hikmet'i 1930’lu yıllarda tanımış, son olarak da 1963'de, ölümünden kısa zaman Önce Moskova'da görüşmüştüm. Kurtuluş Savaşı Destanı insana heyecan veriyor, okurken gözleriniz doluyordu. Ama benim aradığım bestelenecek metin ayrı şeydi. Bulamayacağımı anlayınca, sözleri kendim yazmaya karar verdim. Anadolu'nun acısını, özlemlerini, umudunu; Mustafa Kemal'in Anadolu insanıyla beraber gerçekleştirdiği mucizenin 1922'deki heyecanını yaşatmayı denedim. Sonunda "Atatürk'e ve Anadolu'ya Destan'ı yazdım. Solistler, koro ve orkestra için yazdığım bu destanın konserler ve plaklar yoluyla bütün yurda yayılması, ileri yaşımda, bir gençlik tutkusu gibi beni sardı. Osmanlı'nın 20’nci yüzyıla gelip düğümlenmiş macerasını ve boynumuza uzatılan ipi paramparça edişimizi bütün heyecanıyla gençliğe duyurmak; onlara, yeniden doğuşun ve yükselişin bilincini aşılamak, yıllarca sonra Atatürkçü atılıma benim yapabileceğim bir katkı gibi görünüyordu bana.

Bu benim Türk vatanına, gücümün yettiği bir armağandı ve ona gösterilecek ilgi beni mutlu etmeye kâfiydi.”

Evren Paşa bizim konsere gelmedi

Beklediğim gibi olmadı. İlgisizlikle karşılaşınca, Devlet Başkanı Sayın Evren'e bir mektup yazdım. Bir süre sonra da, Kültür Bakanlığı’nın eserin hazırlanması için ilgililere emir verdiği haberini aldım. Bana Sayın Devlet Başkanı’nın da eserin ilk icrasını şereflendirecekleri söylendi. O günlerde Evren, Uzakdoğu seyahatinde idi. Konserden bir gün önce yurda döndü. Devlet Konser Salonu'nda alınan güvenlik önlemlerine bakarak geleceğini umuyordum. Fakat Kültür Bakanı İlhan Evliyaoğlu, konser sonunda dinleyicilerin coşkulu alkışlarıyla sahnede buluştuğumuz zaman, bana sayın Devlet Başkanının çok yorgun olduğu için gelediğini söyledi. Evren iki gün sonraki konsere de gelemedi, ama o sırada verilen Klasik Türk Musikisi Konserine gittiği haberini okuyunca çok sarsıldım. Kendim için değil tabii. O günlerde, Atatürk'te sembolleştirilen "yeniden doğuş" heyecanını kitlelere mal etmek isteyen herkes için, özellikle Devlet Başkanı için bu destanı dinlemek bir görevdi diye düşünüyorum.

Büyük hayal kırıklığı

Kültür Bakanlığı Müsteşarına kırıldığımı söyledim. Bunu Evren Paşa'ya nakletmesini rica ettim. İzmir'de bulunduğum bir akşam beni telefonla arayan Müsteşar, devlet başkanının benimle görüşmek istediğini bildirdi. Ankara'da ziyaretine gittim. Uzun uzun konuştuk. Tek sesli Osmanlı çağı musikisi hakkında bazı sorular sordular. Ben, bu musikinin, 20’nci yüzyıla kadar çok büyük değerde eserlerin yaratılmasına temel teşkil ettiğini, ancak değişen toplumsal hayatın o tek sesli haliyle bu musikinin sürüp gitmesine imkan bırakmadığını; bugün Türk Halk Musikisi ve Osmanlı Çağı Musikisi kaynağına dayanan çok sesli yeni bir musiki hamlesinin gelişmekte olduğunu ifade ettim. Benim anlayışıma göre, Devlet Konservatuarı gibi kurumlarda eski geleneği olduğu gibi sürdürmek, insanlarımız arasında sadece ikilik yaratmaktan başka bir fayda temin edemezdi. Zaten bütün konservatuvuvarlarımızda, özellikle kompozitör olarak yetişen gençlere, o musiki bütün genişliği ile öğretilmekteydi. Bunları da ilave ettim. Sonradan öğrendim kî, Evren Paşa, beni eski musikimizin düşmanı gibi görmüş. Buna hiç inanmak istemedim.”

Türk Müziği'ni geliştirmek, 

yaygınlaştırmak için neler yapabilirdik

“1963'te Bakü'ye gitmiştim. Azeri musiki hareketini bu gidişimde çok iyi tanıma fırsatım oldu. Arif Melikof'u dinledim. Üzeyir Hacıbegof’ta çoksesli müzik çalışmalarının üçüncü kuşağından mükemmel bir kompozitördü.

Bizim halimizi düşünün. İsmail Zûhtü gibi bir öncüyü "Çalgıcı İsmail Efendi" diye önemsemiyoruz, benim gibi "ikinci kuşak"lar da yıllardır nelerle uğraşıyorlar. Kendilerini gelenek musikimizin küçük seslerine adamış olanlar, ayrı fakat olumlu yönde çalışanları rahat bırakıp, kendi yollarında eserler verecekleri engellemeye uğraşıyor. Oysa o çok önem verdikleri yarım seslerle, küçük seslerle de, çok sesli müziğin güzel örneklerini yaratılabilirdi. Azerbaycan'da kimse kimsenin işine karışmadığı için Kara Karayef, Fikret Amirof, Arif Melikof, Niyazi Tagizade gibi kompozitör ve icracılar yetişebilmişti. Semerkant'ta bana bir Tar Konçertosu dinletmişlerdi. Orkestrayla icra ediliyordu ve çok güzeldi. Niyazi'nin Rast Mugam'ını, Fikret'in Şur Mugam'ını da zevkle dinlemişimdir.

Bizde de Hasan Ferit Alnar'ın "Kanun Konçertosu" var. Demek ki, çalışıldığı zaman, ortaya geleneksel müziğin değişik formlarıyla çok sesli eser örnekleri konulabiliyor.

Arif'in çalışmalarını gördüm. Bütün formları kullanıyor, bütün cereyanlara uyan eserler yaratıyor. Benim kullanmadığım küçük aralıklarla ortaya çok güzel eserler çıkarmış. Karayef'in ve Dimitri Şostakoviç'in talebesi olmuş. Sağlam bir musiki bilgisi temeli üzerinde yepyeni yapılar yükseltmiş. Bununla da kalmamış;, Türk musikisinin Sovyetler'de tanınması ve sevilmesi için çok ciddi gayret içine girmiş. Biz içerde ikilik yaratıp kendi kompozitörlerimizi çelmelemeğe çalışırken, onlar bizim adımıza ne büyük gayretler sarfediyorlar.

Sonsöz

Adnan Saygun'la 1989 yılının ilkbahar ve yaz ayları boyunca uzun görülmeler yapıp ve çağımızın bu büyük musiki adamını, her yönüyle, yaşayan genç kuşaklara tanıtabilmek için, onun sadece musiki üzerindeki görüşlerini değil, kültür ve san'at konularındaki düşüncelerini de öğrenmeye çalıştım. Öyle sanıyorum ki, Cumhuriyetin gerçek Atatürkçü aydınlardan birini tanıma olanağını elde ettiniz ve daima çalışan, üreten çağdaş bir aydınla karşılaşmanın sevinçlerini duydunuz.

Ahmed Adnan Saygun, son 10 yılda Atatürk'e ve Anadolu'ya Destan'dan sonra, 4 Arp için üç türkü, İnsan Üzerine Deyişler, Beşinci Senfoni, Piyano Konçertosu, Orkestra için çeşitlemeler, Üç Piyano İçin Poem, Viyolonsel Konçertosu gibi değerli besteler yapmıştı. Atatürk ve Musiki İsimli mükemmel bir inceleme kitabı yayımlamıştı.

(Sadun Tanju / Gösteri Dergisi / Mart 1991)

 

 

 

 

 

 

 
< Önceki   Sonraki >
spacer.png, 0 kB