spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
RUHİ SU / Türkü söylerken aldığım zevk, Schubert’in lied'ini söylerken aldığım zevkten aşağı değil

ImageÖlümünün ardından 30 yıl geçti. Basbariton Ruhi Su’nun bağlaması eşliğinde yiğit ve sevecen ses tonuyla söylediği türküler hâlâ kulaklarda. 1982’de, 12 Eylül’ün en karanlık günlerinde Onat Kutlar teybini açmış, Ruhi Su’yla müzik serüvenini konuşmuştu. Su, “Türk müziğini icra eden bir sanatçı, bir sonatı mükemmel biçimde icra edecek kadar çalgısına hakim değil­se müziğimizin gelişmesi çok zordur” diyor.

 

 

İzin verirseniz önce şöyle bir soruyla başlamak istiyorum: Ruhi Su ismi, bizim son 30-40 yıllık müzik yaşamımızda özel bir yere sahip. Ama Ruhi Su ismi sadece müzik alanında değil, ülkemizin toplumsal yaşamında da özel bir yere sahip. Hem ulusal hem de uluslararası alanda tanınan Ruhi Su aynı zamanda gerek sanatta gerekse yaşamda inandığı ilkelerden hiçbir zaman sapmamış, yaşamını örnek bir kararlılık ve titizlikle sürdürmüş, çeşitli yalpalamalara uğramamış, bu ilkeleri geliştirmiş ve içinden geçtiğimiz çalkantılı dönemlerde düşünce namusunu korumuş bir sanatçımız olarak da dikkati çekiyor. Elbette ülkemizin son 30-40 yılını izlemek olanağını bulan­lar bu söylediklerimin ne anlama geldi­ğini daha kolay kavrayacaklar. Ama ben inanıyorum ki ülkemizde, genç kuşaklar için örnek yaşamlara ihtiyaç vardır. Bu açıdan sizin yaşamınızda anlatılması, açıklanması gereken çok zengin öğeler bulunduğunu biliyoruz. Şu konuşma­nın sınırlarını ve koşullarını da gözönüne alarak özyaşamınızın çok kısa bir özetini yapar mısınız?

- 1912'de doğdum. Çocukluğum ve gençliğim Adana’da, Çukurova ve Toroslar’da geçti. 1935-36 yıllarında Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nu bitirdim. Bu arada keman öğrenmeye çalışıyordum. 1936’dan sonra Ankara Devlet Konserva­tuarı kuruldu. Devlet Konservatuarı’nda Opera ve Tiyatro Bölümleri açıldı. Opera Bölümü giriş sınavını kazandım. 1942’de bu bölümü bitirdim. 1952’ye kadar (Ankara) Devlet Operası’nda çeşitli operalarda oynadım. Bu arada çeşitli okullarda müzik öğretmenliği yaptım. 1952’den sonra müzik çalışmalarım tümüyle tür­külere yönelttim. Bugün de türküler üzerinde çalışmaktayım. Kısaca müzik yaşamım bu.       

Bu arada yayınlanmış müzik yapıt­larınız üstüne de kısaca bilgi verir misiniz?

-1962’den bu yana plâk yayınları ile uğraşmaya başladım. Türkülerle ilgili çalışmalarımı plâklarda topladım. Kon­serler ve plâklarla sergiledim çalışmala­rımı. Düşüncem şuydu: Bir halk klasik­leri albümü oluşturmak. Bu albümde gerek halk ozanlarımızın, gerekse halk türküleri türlerinin örnekleri yer alsın istedim. Şimdiye kadar 16 tane küçük 45’lik plâk, 11 tane de uzunçalar hazırla­dın. Bu uzunçalarlarda Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Köroğlu'nu, Pir Sultan Abdal’ı; halk müziğimizin bir bölümünü oluşturan, semahları, son olarak da Zeybekler’i dile getirdim.

Ayrıca, gerek geçmiş yüzyılların, gerekse çağdaş ozanlarımızın şiirlerini de türkülere dönüştürdünüz. Bu konuda da örnek verir misiniz?

- Birçok halk ozanımızın ve çağdaş ozanımızın şiirleri üstünde çalıştım. Orhan Veli, Melih Cevdet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Nazım Hikmet gibi ozanların şiirlerini seslendirdim. Bunları bir müzik eşliğinde okumayı denediğim gibi müziklendirerek okumayı da denedim.

Sizin sözlerini ya da bir başka deyişle şiirlerini yazdığınız yapıtlarınız var...

- Evet. Beni etkileyen olaylardan kaynaklanan ve sözlerini de benim yazdığım yapıtlar var.

Bu sözler ya da şiirler sanırım bir kitap oluşturacak kadar çoğaldı...

- Evet. Ama şiirler olarak yayınlamayı hiç düşünmedim. Çünkü asıl sanat eylemim müzik alanında.

Yabancı ülkelerde plâklarınız yayın­landı mı? Örneğin ünlü “Chant du Monde” gibi dizilerde?

- Hayır. Almanya’da benden habersiz bir plağım yayınlandı, bir de haberli olarak bir kasetim. “Chant du Monde" dizisinde söylemek üzere davet edildim. Ama o sırada çıkmam mümkün olmadı.

Peki yabancı ülkelerde konserler?

- Elbette. Almanya, Fransa, İngiltere, İsveç, Hollanda ve Avustralya’da konser­ler verdim.

Geçen yıldan bu yana müzik konusu yeniden sanat ortamımızın gündeminde. Gerçekten hem sanat dergilerinde bu konuda yazılar yayınlanıyor, hem de çeşitli kurumlar, özellikle eğitim burum­ları müzik konusunda seminerler, açık oturumlar düzenliyor. Boğaziçi Üni­versitesi, Eskişehir İTİA gibi kurumların düzenlediği toplantılarda müzik konuları geniş biçimde tartışıldı. Son yıllarda müzik konusunun böylesine hararetle tartışılmasını siz neye bağlı­yorsunuz? Acaba nasıl bir gereksinme­den doğdu bu?

- Batılılaşma konusu bizde 150 yıldan beri gündemde olan bir sorun. Müziği­miz de bu nedenle hep gündemde kalmış. Toplumumuz bir arayış içinde. "Nasıl Batılı oluruz" sorusuna bir yanıt aranmış. Elbette bu yanıtı, toplumun ekonomik ve toplumsal koşullarından soyutlayarak düşünmek olası değil. Toplumsal yapının, sanatın, müziğin geleceği, bu koşulların değişmesiyle ilgili. Bu koşullar değişmeden kestirme­den gitmek sanırım mümkün değil. Müzikte de böyle bu. Örneğin Batı müziğini seviyoruz. Ama bu müzik, bir anda oluşmuş değil. Batıdaki bilimin, tekniğin, toplumsal yapının gelişmeleri içinde oluşmuş. Elbette biz bu gelişimi bir yana bırakarak, salt müziğin değiş­mesini istedikçe bu amaca kolaylıkla ulaşamayacağız.

İleri düşünce arabeskle yayılmaz

 Bu tartışmaların güncelliğini koru­masında gittikçe daha da yaygınlaşan yoz bir müzik türünün, arabesk demek istiyorum, rolü var mı?

- Bu kentleşmeyle çok yakından ilgili bir sorun. Yerlerinden, yurtlarından kopup kentlere gelenler, burada yeni bir kültür oluşturuyorlar. Bu kişiler, bizim anladığımız anlamda ne işçidirler ne köylü ne de aydın. Büyük kalabalıklar oluşturuyorlar. Adeta yeni bir sınıf gibi. Bu kitleler yeni bir müzik arıyor. Kendi­ne uygun bir müzik. Müzik de alıcısına göre biçimleniyor. Arabesk bu oluşum içinde ortaya çıkıyor. Gerçekte ne türkü ne de şarkı bu ezgiler. Ama hem Klasik Türk Müziği'nin hem halk müziğinin öğelerinden yararlanıyor. Ancak ikisinin de yozlaşmışı olarak beliriyor. Arabesk ezgilerin ana teması kadercilik.

Öbür yandan yabancı etkiler de taşıyor. Arap müziğinin orkestrasyonu, melodileri bu müziği biçimlendiriyor. Belki burada, bu kitlelerin Batıdan çok Doğulu bir kültüre yönelmek isteklerinin de rolü var. Arabesklik toplumumuzda, geleneklerimizde var.

Şu sava ne dersiniz: Madem ki arabesk tür seviliyor, yaygındır; öyleyse o formların içine daha ileri, çağdaş özler koyarak bu türü geliştirebiliriz... Siz bu görüşe katılır mısınız?

- Daha ileri özleri yükleyebileceğimiz daha ileri müzik biçimleri var. Onlar varken buralarda deneylere kalkışmak boşuna bir uğraş olur gibime geliyor. Bir takım aydınlarımızın böyle düşün­düklerini biliyorum. Ama bu, çıkar yol değil. Bu alışkanlıkları ileride yok etmek sonra çok zor olacak.

Müzik alanında bugün yaşadığımız güçlüklerin temelinde herhalde Cumhuri­yet dönemindeki kültürel kararsızlıkları­mızın, sentez noksanlığının, izlenen kültür politikasının, toplumsal değişim­lerin bulunduğu açık... Özellikle Ata­türk'ün 100’üncü doğum yıldönümü kut­lanırken, Cumhuriyet döneminde izlenen müzik politikası konusunda ne düşünü­yorsunuz?

- Devletin ısrarla üzerinde durduğu bir sanat politikası olmadı. Atatürk döneminde, daha sonra da tek parti döneminde Atatürk’ten kalan bir miras olarak daha doğru bir müzik politikası izlendi. Ama çok partili döneme geçtik­ten sonra tutarlı bir çizgi kalmadı. Müzik alanında da, başka alanlarda olduğu gibi herkes başının çaresine baktı. Bu arada kimi açıkgözler tarafından bir tür müzik endüstrisi oluşturuldu. Halk koşullandı­rıldı, yönlendirildi. Daha iyi bir müziği geniş kitlelere ulaştırmak için ciddi bir devlet çabası gösterilmedi. Tabii halk kendi diliyle konuşan, ona kendi diliyle seslenen müziği daha çok benimsedi. Batı müziğine yönelmek konusu da iyi anlaşılmadı. Batı ülkelerinde konservatuvarlar, kendi müziklerini öğretmek, geliştirmek içindir. Bizde ise son yıllara kadar amaç sadece Batı müziğini öğren­mek ve icra etmekti. Bu amacı eleştiri­yor değilim. Elbette ileri bir müziğin eğitimim görmek yararlıdır, gereklidir, öbür yandan kendi müziğimizi yaratma­ya çalışan değerli kompozitörlerimiz ol­duğunu da unutmamalıydık. Ama ne bu kompozitörlerimizi kendi halkımıza ta­nıtmak için gerekli koşulları hazırlayabil­dik ne de kendi müziğimizi nasıl geliştirebileceğimizi plânlayabildik. Bu arada bir başka yanlışlık üzerinde de durmak isterim. Bir ülkenin müziğinin gelişmesi sadece kompozitörlere bağlı değildir. Bu gelişme ortak bir yaratının sonucudur. Besteci ile icracının ortak yaratısının sonucu. Bu nedenle icracının eğitimi de aynı derecede önemli. Bugün Klasik Türk Müziği’ni icra eden bir sanatçı, bir sonatı mükemmel biçimde icra edecek kadar çalgısına hakim değil­se müziğimizin gelişmesi çok zordur. Ses için de aynı. Bugün alaturka dediğimiz klasik müziğimizin en yaygın türü şarkılardır. Ses için bestelenmiş bunlar. Bu şarkılarda klişeler tekrarlanır. Herkes birbirinden öğrendiği klişeleri tekrarlar. Bu müzikte bir ilerleme isteni­yorsa ses sanatçılarının Batı müziği eğitiminden geçmeleri şarttır.

Gerçek dinleyici kitlesi eğitimle oluşur

Dünyanın her ülkesinde ciddi müzik yapıtlarının yanı sıra hafif müzik denilen türler de vardır. Ama o ülkenin müziği dendiğinde genellikle ciddi çalışmalar anlaşılır. Ülkemizde ise kitle iletişim araçlarında bu ciddi çalışmalara daha az yer veriliyor. Bu kolayına kaçma eğilimi çoğumuzda var. Ciddi bir müzik yapıtını dinlemek, sevmek, anlamak kolay değîl...

- Dinleyicilik de sorunların çözümlen­mesiyle gelişir. Eğitimle oluşur gerçek dinleyici kitlesi. Henüz Imageokuma-yazma olanağına bile kavuşamamış kitlelerin Beethoven ya da Schubert dinlemeleri, sevmeleri beklenemez. Kaldı ki Batı’da da böyledir bu. Bu büyük bestecileri, o kültür düzeyine ulaşmış olanlar anlar. Bizim halkımız için çok daha zor. Üstelik kendi halkımızın Itri'yi, Dede Efendi’yi sevdiğini, anladığını kolaylıkla söyleyebilir miyiz?

Bundan şu sonuç çıkarılabilir mi? Hata o müziklerin kendisinde değil, halkın onu beğenmesini engelleyen ko­şullarda...

- Elbette.

Öyleyse aynı nedenden hareketle iyi müzik örneklerinin halka ulaşmasını engelleyen öğeleri de söz konusu edebi­lir miyiz? Yasaklarımızı, denetim engel­lerimizi, kapalı kapılarımızı?

- Biz, kendi devrimimizin sonuçların­dan korkar hale geldik. Cumhuriyet devrimi yenilikler getirdi toplumumuza. Ama sonra bu yeniliklerin sonuçlarından korkar olduk... Bilimsel, sanatsal çalış­malar bu nedenle sağlam bir temele oturtulamadı.

Ama tüm engellere rağmen ileriye doğru olan çabalar tümüyle önleneme­di...

- Elbette. Bireysel çabalar durmadı. İnsan doğru bildiği yolda devam etti.

Şimdi isterseniz, özyaşamınızı anla­tırken belirttiğiniz bir konuya, halk müziği tartışmalarınıza dönelim. Bugün halk müziğimizde bir Ruhi Su üslubundan söz açmak olasıdır. Adeta bir okuldur bu. Bu anlayışın ana çizgileri nelerdir?

- Bu anlayışı öncelikle aldığım kültü­re, gördüğüm eğitime borçluyum. Genel müzik eğitiminin yanı sıra Ses Eğitimi gördüm. Ses eğitimi, insan sesinin bilimsel yollarla geliştirilmesidir. Sonra şarkı söylemenin yöntemlerini öğren­dim. Batılıların “lied” dedikleri şarkı nasıl söylenir, onu öğrendim. Cümleye nasıl girilir, nasıl çıkılır, konuya göre ses nasıl düzenlenir... Sonra kendi müziğimizi incelediğim­de halk müziğimizin özelliklerini, Renklerini gör­düm. Zengin konularını, tema çeşitliliği­ni, değişik yorumlara açık oluşunu değerlendirdim. Halk müziğimizin de, Batı’nın ileri müzikleri gibi geniş anlatım olanakları taşıdığını görebilmem, için­den geçtiğim Batı Müziği eğitimi nede­niyle mümkün oldu. Bugün bir türküyü söylerken aldığım zevk, bir Schubert lied'i söylerken aldığım zevkten aşağı değil. Bir de Halk müziğimizde ilk bakışta başka yüzyıllara, başka inançlara, başka koşullara bağlı gibi görünen yapının iyi incelendiğinde, bugün için de geçerli yorum olanakları taşıdığını bulmanın önemim belirtmeliyim. Rivayet muhtelif olabilir ama Aklın yolu birdir. “Mert dayanır namert kaçar” diyen türkü dün de bugün de geçerli bir gerçeği dile getiriyor.

Peki, son yapıtınız Zeybekler’e bir göz atalım isterseniz...

- Halk müziğimiz içindeki türleri düşünürken. Zeybekler’e de eğilmeye karar verdim. Çalışmaya başlar başla­maz şunu gördüm: Çoğumuz Zeybekler konusunda eksik, yanlış bilgilere sahi­biz. "Zeybek" denince kimimiz Neden şöyle hafifçe gülümseriz. Oysa, zeybek türkü­lerini söyleyen de bizim halkımızın kendisi bir Zeybek için söylenmiş olsa bile, temelde halkın dertlerini, düşünce­lerini dile getirir Zeybekler. Örneğin "İnce Memet" türküsünü alalım. Cumhu­riyet’in ilk Yıllarında Denizli ile İsparta arasında yaşamış Koca Mustafa adlı bir Eşkiyanın türküsüdür bu. Koca Mustafa’nın. Kendisi hakkında böyle bir türkü söylendiğinden haberi bile olmamıştır. Türküye konu olan olay şöyle: Koca Mustafa'yı hükümet her türlü Denemeye karşın, bir türlü ele geçire­mez. En yakın arkadaşı olan İnce Memet eliyle pusuya düşürüp vururlar sonunda. İnce Memet’le Koca Mustafa öylesine yakın arkadaşmışlar ki. Sonradan halk Koca Mustafa'nın ağzından İşte bu türküyü yaratmış;

İnce Memet ne yaptıydım ben sana

İki kere everdiydim kesemden

Eğer yerlerime sen vurulaydın

Ölesiye yatamazdım tasamdan...

İhanetin, dostluğa ve arkadaşlığa ihanetin kötülüğünü pek az söz bunca Güzel anlatır. Yani demek istiyorum ki, Zeybeklerde de tıpkı Semahlar’da, Köroğlu'nda, Pir Sultan'da olduğu gibi aynı halkın özlemi, dertleri, sorunları dile geliyor.

(Onat Kutlar / 1 Mart 1982 / Gösteri Dergisi)

 

Linkler

Biyografisi
Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği
Vikipedi biyografisi

 
< Önceki   Sonraki >
spacer.png, 0 kB