spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
ABDÜLVAHAB / Sadettin Kaynak’ın ismini duymadım, şarkılarımın Türkçe’ye uyarlandığını bilmiyordum

ImageArap müziğinin efsanevi ismi, Ümmügülsüm şarkılarının bestecisi Muhammed Abdülvahab 1940-50'lerde Türkiye’de de çok popülerdi. Münir Nurettin’in yakın dostu olan sanatçının eserlerinin Türk bestecilere ilham verdiği söylenirdi. Murat Bardakçı, 1980’lerde Abdülvahab’la Mısır’da buluşmuş, bu konuyu da sormuştu.

 

“Akdeniz Müziği, son 50 yılda dört efsane ses yarattı" der, bu “efsane”leri “Fransa'dan Edith Piaf, Portekiz'den Amelia Rodriguez, Mısır'dan Ümmügülsüm'le Abdülvahab...” diye sıralarlar.
ImageBirkaç yıl öncesine kadar bu dört isimden sadece Amelia'yı hayatta biliyordum.
Mısır'da yaşamaya başlamamın ilk günleriydi... Üç kanallı TV, her gece çok yaşlı, güçlükle ayakta duran ama elindeki bageti kıvrak hareketlerle sallayan üniformalı bir şefin yönetimindeki bandonun çaldığı milli marşla kapanıyordu.
Şefin görüntüsü ilginç geldi ve kim olduğunu sordum.
“Bilmiyor musun?" dediler. "Üstad Abdülvahab...”
O'nun da hayatta olduğunu böyle öğrendim...
Abdülvahab, Batı'da “Arap Müziği'nin babası" olarak tanınıyor. Bizde sadece “hanendelik” yönünün bilinmesine rağmen, Arap dünyasında çok tanınmış bir besteci. Araplar'ın “anamız" diye andığı, cenazesinde birkaç kişinin intihar ettiği Mısır'ın ünlü sesi Ümmügülsüm'ün okuduğu şarkıların çoğunu Abdülvahab bestelemiş.
Sadece aşk şarkıları yapmamış, askeri parçalar da yazmış. Yani marşlar.

Enver Sedat mareşal rütbesi verdi

Bugün, bütün Arap ülkelerinin milli marşları, “Beladi” adını taşıyor. Arapça'da “Vatanım” demek ve çoğunun bestesi, Abdülvahab'a ait. Anlatıldığına göre, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bağımsızlığına kavuşan birçok Arap ülkesi bayraklarının şeklini belirledikten sonra Abdülvahab'a başvurmuş “Aman üstad” demişler. “Bize bir marş, acele olsun...” Ve Abdülvahab, hiçbir öneriyi geri çevirmemiş, adı “Beladi” ama sözleri ve müziği başka birçok marş yazmış.
Abdülvahab, bugün Mısır'da hem “ulusal besteci” hem de “fahri mareşal” unvanlarına sahip.
“Ulusal besteciliği” 70 yılı aşkın müzik yaşamına, “fahri mareşalliği” ise ülkenin eski lideri Enver Sedat'a borçlu:
Sedat 1978'de İsrail'le yıllar süren düşmanlığı bir tarafa bırakır ve ünlü Camp David Barış Anlaşması'nı imzalamak üzere Birleşik Amerika'ya gider. Kahire'ye dönü-şünde, havaalanında coşkulu bir tören vardır. Şeref kıtasının yanındaki bando ise, yepyeni bir marş çalmaktadır: Abdülvahab'ın Camp David'i kutlamak için bestelediği “Beladi” marşını. Sedat hemen oracıkta Beladi'yi ulusal marş, Abdülvahab'ı da “mareşal” yapıverir, birkaç madalya takar ve kontenjan senatörlüğüne getirir. Halâ da senatör ve her yıl yasama döneminin ilk oturumunda, en yaşlı üye olduğu için senato başkanlığını o yapıyor...
80 yaşını çok geride bırakmış olmasına rağmen hâlâ, ağarmamış kıpkızıl saçlar, bir çift açık renk göz, canlı bir hafıza ve müzikalitesini konuşurken bile belli eden bir ses tonu.
“Mareşal” Muhammed Abdülvahab'la, Kahire'nin Nil üzerindeki adalarından Zamalek'teki nefis evinde, karşı karşıyayız.
Mısır hükümeti, Abdülvâhab öldüğü an bu eve el koyacak. Ama bir miras meselesi veya vergi borcu yüzünden değil, “ulusal müze" yapmak için. Bununla ilgili hükümet kararı, yıllar öncesinden çıkartılmış.
Sanatçılara karşı böylesine değerbilirlik, Mısır'da gelenek halinde. Örneğin Ümmügülsüm'ün evi de şu anda “ulusal müze", bir konservatuarla bir meydan “Ümmügülsüm" adını taşıyor ve meydanın ortasında da heykeli dikili.
Aynen bizdeki gibi (!)...

Annem Türk, akraba sayılırız

Koltuğuna oturur oturmaz ilk sözü, “Akraba sayılırız” oldu. “Benim annem de Türk..."
Mısır'da yüzlerce yıl hüküm süren Çerkez Memlükler'in torunlarının “Türk" olarak anıldığını bildiğim için “Demek siz de Memlûk soyundansınız" dedim.
“Yok canım, Memlûk falan değil, sahici Türk... Annem Türkiye' den ailesiyle gelip Kahire'ye yerleşmiş, burada babamla evlenmiş. 10 yıl önce öldü. Babam, fellahtı... (Fellah, Mısır'da arazi sahibi çiftçi anlamına kullanılıyor)"
ImageKızıl saçla açık renk gözün sırrı çözülmüştü...
Muhammed Abdülvahab'la sohbetimiz böyle başladı... Türk müzik çevrelerindeki bazı söylentilerin, bugün hayatta olmayan kimi Türk müziği bestecilerinin Abdülvahab'ın ünlü parçalarını Türkçe'ye çevirip kendilerine malettikleri id-diasının gerçek olup olmadığını öğrenme olanağı doğmuştu. Bu arada Arap müziğinin bugünü ve geleceği üzerine uzun uzun konuştuk. Bizde de hâlâ süren “ses sistemi" tartışmalarıyla ilgili düşüncelerini anlattı. Arap Müziği'ne Türk ve Batı etkilerinden bahsetti. Konuşmamızın en ilginç yanı sanırım bizde iddia edilenin aksine, “Araplar, müziği Türklerden öğrendi... Siz bizden değil, biz sizden bir şeyler alıp adapte ettik" demesiydi.
Önce, Türkiye'de hâlâ gündemde olan bir tartışmayı aktarmak istiyorum. “Türk Müziği, Arap Müziği'nden etkilenmiştir, temalar Arap ezgisidir” diyorlar. Siz özellikle eski yıllarda Türkiye'yle çok yakın temasları olmuş bir kişisiniz. Ne diyorsunuz bu iddialar hakkında?
- Şaşırdım... Siz orada “müziği Araplardan aldık” diyorsunuz, biz burada tam aksini söylüyoruz. Size garip gelebilir, ama gerçek bir Arap müzisyeni, Arap müziğinin Türkler'e çok şey borçlu olduğunun bilincindedir. Yaptığı müziğin Türk etkisi taşıdığını saklamaz.

Duyguyu, ruhu Türk Müziği’nden aldık

Nasıl bir etki bu?
- Her şeyden önce duyguyu, ruhu, Türk Müziği'nden aldık. Bizi, ezgi yapısında etkilediniz... Eskiden Araplarda yerleşmiş, sistemli bir müzik yoktu. Peşrevlerinizi, semailerinizi, tongalarınızı çalarak yetiştik, hem ezgilerinizi, hem makamlarını öğrendik. Biz klasik müzik bilmezdik. Mesela Ferahfeza'yı, Şevkefza'yi, Şedaraban'ı, Hicazkârkürd'ü (Kürdilihicazkâr) Türklerden öğrendik. O zamanlar bizde müzik denince, Türk Müziği akla gelirdi. Daha sonra, size alternatif olacak bir müzik yaratmaya çalıştık ve bugünkü Arap müziği doğdu...

Siz, Arap müziğinin kurucularından kabul ediliyorsunuz. Bu söyledikleriniz, bir yerde sizin için de geçerli oluyor...
- Tabii... Ben, müziğe Türk saz eserlerini öğrenerek başladım. Yıllarca Tanburi Cemil Bey'in, Osman Bey'in, Salim Bey'in peşrevlerini, semailerini çaldım. Arap müziği yazmam, çok sonralarıdır. Ama Arap müziği yaparken bile sizden etkilendiğimi saklayamam... Hatta 1940'larda, bazı Türk şarkılarını Arapça okudum. Bu plaklar çok tutuldu. Ve şimdi inanın, sizde böyle düşünüldüğünü duyunca hayret ettim...
Ben de şaşırdım... Türkiye'de ise, 1930'lu ve 40'lı yıllarda bestelenmiş birçok şarkının gerçekte size ait olduğu, Türkçe'ye adapte edilip plak yapıldığı söylenir. Böyle bir şeye tanık oldunuz mu?
- O dönemde, şarkılı filmler çeviriyordum. “Aşkın Gözyaşları”, “Beyaz Gül”, “Çok Yaşa Aşk”, “Kalpteki Kurşun”, “Mutlu Gün”, “Yasak Aşk”, “Melek Değilim”... Bunlar Türkiye'de oynadı ve çok tutuldu. Senaryolar Türkçe'ye çev-rildi ama müzikler aynen kaldı. Yani film boyunca Türkçe konuşuyordum, sıra şarkılara gelince Arapça okuyordum. O arada, yalnızca bir şarkım Türkçe'ye, ama benim adımla çevrilip okundu: “Indema ye'ti'l-mesa' (Dediği şarkı, bizde “Bağdat Yolu” adıyla tanınan parça).
Daha açık sorayım... Bizde yaygın kanı, Türk müziği bestecisi Sadettin Kaynak'ın birçok şarkısının gerçekte size ait olduğu, sizin filmlerinizden alındığı...
- Dediğiniz kişinin adını hiç duymadım. Ben, tek Türk müzisyeni tanıdım: Münir... Münir Nurettin (Selçuk). Çok büyük sanatçıydı ve çok iyi arkadaşımdı. Onunla ve Enise Hanım'la (Münir Nurettin Selçuk'un eşi) yıllar süren, çok güzel bir dostluğumuz oldu.Hatta bir keresinde Münir, beni İstanbul'a davet etmişti. Gittiğimde birkaç filmimin dublajı yapılıyordu. Stüdyoya gidip dublajı izledim. Ama dediğim gibi şarkılar hep Arapçaydı, ben okuyordum... Eserlerim sonradan Türkçe'ye adapte edilmiş olsaydı, mutlaka duyardım, zira sürekli temas halindeydik. Ama dediğiniz şeyler bugün oluyor mu, olmuyor mu, bilemem...”
Biraz önce bahsettiğiniz Türk Müziği'nden etkilenme şimdi de var mı? Bugün Arap Müziği ne durumda?
- Artık sistemiyle olsun, ezgisiyle olsun, yerleşmiş bir Arap Müziği vardır. Yepyeni bir müzik yarattık ve bu müzik, her yönüyle yerleşti. Sizden ruh aldık, Batı'dan teknik. İcra tekniğini ve çok seslendirmeyi, Batı'dan öğrendik...
Çok seslendirme konusu, Türkiye'nin de müzik gündeminde. Bir kesim Türk Müziği'nde çokseslilik olmaz, bünyesi uygun değildir; diğer kesim ise uygundur, diyor. Siz nasıl çözdünüz bu sorunu?
- Şimdi bakın... Armoni bir bilimdir ve tek armoni vardır. Bunun kurallarının dışına çıkamazsınız. Batı bugün majör ve minör temeli dışında çok seslendirme kabul etmiyor. Ama armoni biliminde, Arap müziğine uyarlanabilecek birçok öğeler var. Biz, bunu başardık.

Armoni, çeyrek ses kaldırmıyor

Armonideki bu uyarlamayı nasıl başardınız?
- Çok seslendirme söz konusu olunca, akorlarda çeyrek ses dediğimiz perdeleri kullanamazsınız. O zaman ortaya bu sesleri taşıyan makamların armonize edilip edilemeyecekleri konusu çıkıyor. Biz, edilemeyeceğini gördük. Çeyrek seslerle armoni olmuyor, örneğin,bir do ile bir re arasına sadece re diyez veya mi bemol koyabiliyorsunuz. Armoni, aradaki çeyrek sesleri kaldırmıyor. Çokseslilikte kararlıysanız, önünüze tek bir seçenek çıkıyor: Çağdaş nağmeler kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Biz, bunu yaptık ve sanıyorum başardık. Saba, Çargah, Irak gibi çeyrek sesli ve özellik taşıyan makamlardan uzak durduk. Şimdi de, Batı çalgılarını Arap müziğinde kullanmaya çalışıyoruz...
Peki, bu bir yerde özgün makamlardan feragat etmek anlamına gelmiyor mu?
- Çokseslilikte kararlıysanız, başka yolunuz yoktur. Bunu yapınca da, müzik Batı makamlarına yani majör ve minör sınırlarına kayar.
ImageArap müziğinde, dikkatimi çeken bir başka gelişme de, şarkı sürelerinin kısalması... Sizin veya Ümmügülsüm'ün eski şarkılarının en kısası, yarım saat. Normal bir şarkıya başladığınızda 45 dakika sonra bitirirdiniz. Bugün ise, şar-kılar 3-4 dakikayla sınırlı... Niçin kısaldı şarkılarınız?
- Hız çağına girdik de ondan... Çağın ritmi hızlı, yaşam baştan aşağı hareketli, endişe dolu ve zor. Bu hayat, müziği de etkiledi...
Yani şarkıların süresini kısaltarak mı?
- Evet... Bugünün insanı yaşayabilmek, gelirini sağlamak için çok hızlı koşmak zorunda. Kentlerin günlük temposuna bakın... Adımlar hızlı, çalışma hızlı, otobüse inip binmeler bile hızlı, insanlar, artık yemek bile yemiyor, karınlarını sandviçle doyuruyorlar. Böyle bir ortamda, 45 dakikalık bir şarkıyı hiç kimse dinlemez. Eskiden hayat yavaş ve rahattı ve dinlerlerdi. Ama bugün olmaz. Müziği de hızlandırmak zorundasınız, yoksa dinletemezsiniz...
(Murat Bardakçı / 1 Aralık 1989 / Gösteri Dergisi)

 
< Önceki   Sonraki >
spacer.png, 0 kB