spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
MUZAFFER İLKAR / Musikiden uzak kalmak endişesiyle İstanbul’dan Ankara’ya taşındım

ImageSes sanatçısı, besteci Muzaffer İlkar 77 yıllık ömrüne 7 saz semaisi, 198 şarkı sığdırmıştı. 1987’de hayata veda ettiğinde geriye “Şarkılar Seni Söyler”, “Gözlerimden Yüzün, Kulaklarımdan Sesin Silinmedi”, “Gönül Penceresinden Ansızın Bakıp Geçtin”, “Tadı Yok Sensiz Geçen Baharın, Yazın” gibi ölümsüz şarkılar kaldı. İlkar, 41 yaşındayken konuştuğu gazeteciye “Çocuklarımın müzisyen olmasını istemem” diyor.  

 

Sanat ne çileli şey...
İnsanın en körpe yaşlarında ruhuna sıçrayan bir kıvılcımla onu en derin yerinden tutuşturur... Rüyâ ve hülyâ dolu bir renk atmosferinin oyalayıcı buğusu içinde sanki onu kendine çeker...
Serap gibi bir gölge... Bir nur... Enginlerde bir parlayıştır sanat... Öyle bir ışık, öyle bir parlayış ki, insan ona bir adım yaklaştıkça hedefini bir adım uzaklaşmış hisseder...
İnsan, elini uzatsa rahatça kavuşacağını, erişeceğini, sanar... Fakat yollar o kadar uzun, o kadar çileli, o kadar yıpratıcıdır ki, mücadele kuvvetini kaybetmeden, azimle, feragatle, fedakârlıkla bu ışık noktasına erişmeye çalışmak her yiğidin kârı değildir...
İşte... Yalnız sesiyle değil, besteleriyle de on binlerce kişinin kalbinde taht kurmuş Muzaffer İlkar bu çileli yolun, azimkar ve nikbin yolcusudur... Hem de o kadar nikbin ki, kendisini başarıya götüren güçlükleri heyecanla yenmeye çalışırken çektiği acılar ona ayrı bir zevk vermiş ve nihayet imrenilecek kadar mesut hayatın kucağına bı-rakmıştır.

Hayatımı Fulya Hanım değiştirdi

Sanatkâr hayatından o kadar memnun... Ve o kadar mesut...
ImageSaadetinin ifadesini dudaklarından eksik olmayan tebessümünden aynen okumak hiç de güç değil...
Şimdi... Eski bir takvim gibi mâziyi yaprak yaprak geriye çevirerek genç sanatkarın hayatını tetkik edelim:
Sene 1930...
Kadıköy Şark Musikisi Cemiyeti'nin kapısından her gün kumral bir delikanlı giriyor. İçeride saatlerce çalışıyor... Sonra elinde nota defterleri ve karmakarışık kâğıtlarla evine dönüyor... Bu defa ders kitaplarını açıyor ve okumaya başlıyor...   
Aynı cemiyette çalışan 19-20 yaşlarında bir de genç kız var, ismi Fulya Akaydın. Şu anda İstanbul Radyosu'nda görev yapan Fulya Hanım, o zamanlar Muzaffer'in ruhunda ilk musiki heyecanını körüklemiş ve onun İstanbul Radyosu'na girmesine sebep olmuş. Muzaffer bir taraftan Vefa İdadisi'ne devam ederken, diğer taraftan da Fulya Akaydın'dan ders alıyor... Fulya piyano başına geçtiği zamanlar Muzaffer'in de büyük bir hevesle şarkı söylediğini görüyoruz...
Nitekim aradan zaman geçiyor... Ve bu zaman zarfında Muzaffer ruhunda tutuşan musiki istidadını herkesi hayrette bırakacak derecede ilerletiyor...
Gerisini kendisinden dinleyelim:
— İstanbul Radyosu o zamanlar Büyük Postahane'nin üst katındaydı... Hocam ve arkadaşım Fulya Akaydın'ın (*) teşvikiyle İstanbul Radyosu'na müracaat ederek 1931 yılında girdim..
Radyoya ilk girdiğiniz günü hatırlayabiliyor musunuz?
— O zaman nedense hiç heyecan duymuyordum... Seviniyordum... Yani, musiki öyle bir şey ki insan ilmin içine girdikten sonra heyecanı artıyor... İşte o sevinçle, kendimi dinletmek sevinciyle tattığım zevki bugün tarif etmek hakikaten çok güç...
İstanbul Radyosu’nda çalıştığım zamanlar dinleyici anketi yapılmıştı. Her halde ben de sevilmiş olacağım ki, radyonun haftalık programlarına girmiş bulundum...

Radyoda çalışmak için

Ankara’ya taşındım

Nihayet İstanbul Radyosu kapandı... Ankara Radyosu açıldı... Bu yüzden çok sevdiğim Imagemusikiden uzak kalmak endişesiyle İstanbul’daki evimi, ticarethanemi kapatarak Ankara’ya taşındım... 1938’de Ankara Radyosu’nun mukavelesini sevinçle imzaladım...
Türk musikisinin çok ileri hocaları Mesut Cemil, Ruşen Kam, Nuri Halil Poyraz, Refik Fersan, Vecihe Daryal ve Fahri Kopuz gibi kıymetlerden feyz aldım...
Genç sanatkâra mesai saatlerinin haricinde nelerle meşgûl olduğunu sorduğumda gözlerini yere dikti... Eli çenesinde... Düşündü... Düşündü...
— Beste yapmakla ve edebî kitaplar okumakla, dedi... Ara sıra tambur da çalarım... Evimin, eksiklerini temin etmek benim için bir zevktir...
Yalnız sesiyle değil, daha ziyade besteleriyle de tanınan Muzaffer İlkar o gün hakikaten bir beste hazırlamakla meşguldü... Nihavent makamındaki yeni bestesini evinde kendisinden dinledim... Siz bu satırları okuduğunuzda genç sanatkarın işte bu bestesi programa alınmış olacak...
Daha dün bendim neşeyle gülen.
Bak bugün yine ben boynu bükülen,
Bir garip aşıkım her gün süzülen,
Gözünden sel gibi yaşlar dökülen,
Bak bugün yine ben boynu bükülen

Muzaffer İlkar'ın böyle inlediğini görseniz hakikaten onun bir aşkın hüznü, iç acısı içinde çırpındığını sanırsınız... Fakat o bilakis gayet mesut. O kadar neşeli ve o kadar huzur içinde ki... Bu saadetini gıptayla karşıladığımda gülerek:
"Aman dostum" diyor, "Allah kem nazardan saklasın..."

Çocuklarım müzisyen olmamalı!

Muzaffer İlkar’ın iki hanım hanımcık kızı var (**)... Mesut yuvanın şakrak iki yavrusu Ayla (d.1939) ve Pelin (d.1944) de muhakkak ki kuvvetli bir müzik kültürüyle yetişecek... Bu tahminimi sanatçıya sorduğum zaman:
— İki kızım da musikiyi çok sever, dedi... Fakat ben bunu meslek edinmelerine asla taraftar Imagedeğilim... "Ama musikinin ne kötülüğünü gördün” diyeceksiniz... Hayıır!.. Hiçbir kötülüğünü görmedim... Fakat kızlarımın musikiyi ancak kendilerî için bilmelerini isterim...
Değerli sanatkara vedâ ederek ayrıldığımda o, küçük kızlarıyla pencereye geçmişti...
"Bunu saymam, yine beklerim" diye elini sallıyordu...
(Şemsi Belli / 1 Mart 1951 / Bizim Yıldızlar Dergisi / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

(*) Fulya Akaydın, 1906'da İstanbul'da doğdu. İstanbul Belediye Konsertvatuvarı'nda Cemal Reşit Rey'in öğrencisi oldu. Uzun yıllar İstanbul Radyosu'nda piyanist olarak çalıştı. Piyanoyu Türk müziğine katan isimlerden biri olarak bilinir. Kadıköy Halkevi'nde ders verdi. 1975 yılında, 69 yaşında Brüksel'de öldü. Oğlu Pertev Akaydın (d.1930), orkestra şefi, kardeşi Enise Can ise kemancıdır.

(**) 1938'de Zeynep Dizen'le (d.1922) evlendi. (Kaynak: Yılmaz Öztuna/Türk Mûsikîsi Sözlüğü)

 
< Önceki   Sonraki >
spacer.png, 0 kB